
Risale-i Nur’la iştigal edenler, okuyanlar bilir ki her söz çok kıymetlidir. 1. 2. 3. Söz diye geçen bütün sözlerde çok derin önemli hakikatler anlatılır.
Bu haftaki dersimiz hepimizin ihtiyacı olan psikoloji hakkında olacak.
Dersimize şu soruyla başlayalım.
Biz dünyaya hangi pencereden bakıyoruz?
Hangi gözlükle bakıyoruz?
Gözlük takan insanlar gözlüğünü çıkardığı zaman bulanık görmeye başlar. Taktığı esnada ise her şey bir an da netleşir. İşte iman gözlüğüde aynı bu şekilde bulanık olan her şeyi netleştirir. Mesela bazen yaşadığımız musibetlerin hikmetini bilmediğimiz için her şey bulanık görünüyor. Bize hakikati gösterecek dostlarımız, pusulamız yoksa ehli dünyanın verdiği gaflet gözlüğünü takıyoruz. Her yer karanlık oluyor. Kafir gözlüğü diyebiliriz ama gaflet sadece onlarda yok. Nefsimize alalım. Bizde gafletle Allah’ı bildiğimiz halde hakikatleri göremiyoruz.
Bu gözlüklerin hayatımızı nasıl etkilediğini anlamaya çalışacağız.
“(O takva sahipleri ki) onlar gaybe inanırlar…”
(Bakara, 3 )
Bizler iman hakikatlerini terminolojik olarak biliyoruz. Derinlemesine ne kadar bildiğimiz tartışılır. Demek ki gayba iman ediyoruz ve burada takva sahibi cümlesi de geçiyor.
Gayba iman etmeyi anlamak için gayb kelimesini anlayalım. Gayb, bizim bilmediğimiz şeyler demektir. Hâşa Allah katında gayb yoktur. Mesela biz başımıza gelen musibetin hikmetini bilmiyoruz. Ama Allah biliyor. Ne kadar yaşayacağımızı biz bilmiyoruz ama Allah ezel makamından görüyor ve biliyor.
İmanda ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:
Sözler
İmandaki lezzeti bazen hissetmiyoruz. Çünkü çevremiz sürekli bize gaflet gözlüğünü veriyor ve öyle gösteriyor. Her şeyin kötüye gittiğini söylüyorlar. “Nasıl düzelecek bu işler?” diye karamsarlığa sürüklüyorlar. Oysaki Allah katında hiçbir şey zor değildir. O ‘ol’ der olur. İşte bu gaflet gözlüğü yüzünden imanın verdiği lezzetten mahrum kalıyoruz.
Bir vakit iki adam, hem keyif hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin (bencil), tâli’siz bir tarafa; diğeri hudâbin, bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler.
Sözler
Buraya dikkat edelim. Sadece ticaret için değil aynı zamanda keyif alıyor.
Risale-i Nur’un önemli anlatım tarzlarından biri bu iki yoldur. Nefis hemen kendini doğru yolda sanıyor. Hiç yanlış yolun yolcusu olduğunu düşünmek istemiyor. Şimdi kendimizi sorgulayalım. Biz bazı durumlar karşısında hodbin Allah’ı tanımayan bir gibi mi davranıyoruz yoksa hudâbin Allah’ı tanıyan o yolcu gibi mi davranıyoruz?
Hodbin adam, hem hodgâm hem hod-endiş hem bedbin olduğundan bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer.
Sözler
Evet hem hodbin hem bedbin yani karamsar, her şeyi kötü gördüğünden sadece kendini kurtarmaya çalışıyor. Burada çok ince kelimeler var. Mesela ‘nazarında’ kelimesi, o yolcu aslında güzel bir yere gidiyor ama karamsar olduğundan öyle kötü görüyor.
Bakar ki her yerde âciz bîçareler, zorba müthiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vaveylâ ediyorlar.
Sözler
Bütün gezdiği yerlerde böyle hazîn, elîm bir hali görür. Bütün memleket, bir matemhane-i umumî şeklini almış.
Sözler
Baktığı her yerde zulümler görüyor. Dehşete kapılıyor.
Matemhane-i umumî, cenaze evi olarak düşünebiliriz. Cenaze evlerini hayal edin. Sürekli bir ağlama, ağıtlar, dizini döven insanlar… Şimdi bütün dünyayı böyle gördüğünüzü düşünün.
Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz.
Sözler
Sarhoşluk denince aklımıza direkt alkol gelmesin. Sarhoşluğun basamakları var. Etrafınızda dini açıdan tutunacak bir dalı olmayan insanları düşünün. Genelde çok neşeli olurlar. Sürekli gezerler, konserlere, eğlence mekanlarına giderler. Çünkü içinde hesaplaşamadığı çözemediği şeyler var. Nefsi dinlemek istemiyor. İçindeki sorulara cevap bulamadığından, içini teselli etmediğinden kendini bu şekilde sarhoş ediyor. Durup kendini dinlemeye cesaret edemiyor. Oysaki kendini dinlese Rabbini bulacak. Ama korkuyor. Çünkü bedbinliğinden o yolu kötü görüyor. O insanı derse çağırsan gelmez ve sıkıcı bulur. Çünkü o manevi lezzeti bilmiyor. İşte böyle kendini oyalayarak bütün ömrünü heba ediyor.
Üstad, günahkarların çoğunu bataklığa batmış olarak tarif ediyor. Bataklıktan çıkamadığı için orayı güzel görüyor. O günah bataklığından başka bir yol bilmediği için tek yolun o olduğunu sanıyor. İman hakikatlerinden gelen lezzeti hiç tatmadığı için bilmiyor.
Çünkü herkes ona düşman ve ecnebi görünüyor. Ve ortalıkta dahi müthiş cenazeleri ve meyusane ağlayan yetimleri görür. Vicdanı, azap içinde kalır.
Sözler
Yukarıda geçtiği gibi vicdanını susturmaya çalışıyor.
Şimdi 1. Sözde besmele bahsinde geçen bir kısma bakalım.
Bedevî Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin, tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcatını tedarik edebilsin.
Sözler
Eski zamanlarda çöllerde gezen insanların bir aşiret reisinin ismini alması gerekirdi.
Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır.
İşte böyle bir seyahat için iki adam sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi, diğeri mağrur. Mütevazii, bir reisin ismini aldı. Mağrur, almadı. Alanı, her yerde selâmetle gezdi. Bir kàtıu’t-tarîke (yol kesen) rast gelse der: “Ben, filan reisin ismiyle gezerim.” Şakî def’olur, ilişemez. Bir çadıra girse o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil hem rezil oldu.
İşte ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcatın nihayetsizdir. Madem öyledir, şu sahranın Mâlik-i Ebedî’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.
Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar.
Sözler
Şimdi kendini sarhoşluğa veren adam gururlu olduğundan kimsenin ismini almıyor. Ben kendime yeterim diyor. Her şeyin tek başına çözmeye çalıştığından bu kadar yükü kaldırmıyor. Kendince sarhoşluktan başka çare bulamıyor.
Diğeri hudâbin, hudâ-perest ve hak-endiş, güzel ahlâklı idi ki nazarında pek güzel bir memlekete düştü.
Sözler
Dikkat edin yine nazarında diyor. Aslında ikiside aynı memlekete gidiyor. Bakış açıları farklı olduğundan bu kadar farklı görüyorlar. Şimdi o aynı memleketi bu yolcunun nasıl gördüğüne bakalım.
İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor. Her tarafta bir sürur, bir şehrâyin, bir cezbe ve neşe içinde zikirhaneler; herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisat-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurane ahz-ı asker için bir davul, bir muzıka sesi işitiyor.
Sözler
Askere gönderirken yapılan törenleri düşünün. Büyük bir sevinçle gönderirler. Aynen öyle de bizlerde doğduğumuzda dünyaya geldiğimizde böyle sevinip kutluyorlar. Askerden dönünce de çok ayrı bir sevinç yaşanıyor. Aslında bizim vefatımızda o askerliğin bitmesi gibidir. İmanlı bir insan öldüğünde kabir ehli onu alkışlayarak karşılar. “Senin askerliğin, vazifen bitti. Artık terhis oldun.” diyerek tebrik ederler.
Böyle hayırlı insanlar vefat ettiğinde çok fazla üzülmüyoruz. Çünkü bu dünya fani hiçbir şeyin sonucu yok.
Ey biçareler! Mezaristana göçtüğünüz zaman, “Eyvah, malımız harap olup sa’yimiz hebâ oldu. Şu güzel ve geniş dünyadan gidip dar bir toprağa girdik” demeyiniz, feryad edip me’yus olmayınız. Çünkü sizin herşeyiniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükâfâtını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zât-ı Zülcelâl sizi celb edip yeraltında muvakkaten durdurur, sonra huzuruna aldırır. Ne mutlu sizlere ki, hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti; rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almaya gidiyorsunuz.
Mektubat
Gerçekten çok güzel. Allah bizlere de böyle seslenilmesini nasip etsin.
Evet bu dünya dâr-ı imtihandır. Burada askere gelmiş gibiydik. Bir insan askerlikten terhis olduğunda sevinmez mi?
Evvelki bedbahtın hem kendi hem umum halkın elemi ile müteellim olmasına bedel; şu bahtiyar, hem kendi hem umum halkın süruru ile mesrur ve müferrah olur. Hem güzelce bir ticaret eline geçer, Allah’a şükreder.
Sözler
Evvelki adam hem kendi haline hemde diğer insanların haline bakarak elem çekiyordu. Bu bahtiyar adam ise hem kendi hem diğer insanların haline bakarak mutluluğu ile mutlu olur.
Sonra döner, öteki adama rast gelir. Halini anlar. Ona der: “Yahu sen divane olmuşsun. Bâtınındaki çirkinlikler, zahirine aksetmiş olmalı ki gülmeyi ağlamak, terhisatı soymak ve talan etmek tevehhüm etmişsin.
Sözler
Şimdi bir temsille meseleyi daha iyi anlamaya çalışalım.
Hayatında hiç ameliyat görmemiş, ne olduğundan habersiz birinin bir ameliyata şahit olduğunu düşün. Onun açısından çok korkunç görünür. Bir insanı yatırmışlar ve kesip eziyet ediyorlar. Sonra o insana bu insanda kanser olduğunu, doktorların onu iyileştirmek için o hastalığını oradan aldığını söylesek her şey değişir. İşte bazen yaşadığımız musibetler, imtihanlar o ameliyat gibidir. Biz o musibeti yaşarken her şey bitti mahvoldum diye düşünüyoruz ama belki bu musibetler kalbindeki günah lekelerini temizliyor. Farkında olmadığın manevi rahatsızlıkları temizliyor. Sen ihtiyacını hissetmesen bile Rabbin seni senden daha çok sevdiği, düşündüğü için seni temizliyor.
Ayrıca Allah’ın insanların ulaşmasını istediği bir makam var. İnsanlar o makama ibadetle ulaşamıyorlar. Peki nasıl ulaşacaklar? Musibetlere, hastalıklara, imtihanlara gösterdikleri sabırla ulaşabilirler. İşte bunlar menfi ibadetlerdir. Menfi kelimesi kötü olduğunu göstermez. Sabır ibadeti için zahiren kötü olayların olması gerekir. Müsbet ibadetler ise namaz oruç hac gibi ibadetlerdir.
Aklını başına al, kalbini temizle. Tâ şu musibetli perde senin nazarından kalksın, hakikati görebilesin. Zira nihayet derecede âdil, merhametkâr, raiyet-perver (halkını iyi davranan), muktedir, intizam-perver, müşfik bir melikin memleketi hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkiyat ve kemalât gösteren bir memleket, senin vehminin gösterdiği surette olamaz.”
Sözler
Vehim kimdendi? Şeytandandı. O zaman bizim önümüze perdeleri getirmek isteyende şeytandır. O bahtiyar yolcunun dediği gibi böyle bakma. Allah seni senden daha çok düşünüyor. O’na tevekkül et, teslim ol. İşte o zaman her şey yolunda gider. Biz hakiki tevekkülü, teslimiyeti yaşayamadığımızdan, tahkiki imanı elde edemediğimizden, bütün yükleri sırtımıza yüklemeye çalıştığımızdan yaşamak bize çok ağır geliyor.
Şimdi anladık mı biz hangi yoldan bakıyoruz? Hayatımıza baktığımızda yaşadıklarımıza iman gözlüğüyle mi yoksa gaflet gözlüğüyle mi bakıyoruz? Sanki tam iman gözlüğüyle bakamıyoruz. Arada kayıyoruz
Sonra o bedbahtın aklı başına gelir, nedamet eder. “Evet, ben işretten divane olmuştum. Allah senden razı olsun ki cehennemî bir haletten beni kurtardın.” der.
Sözler
Risalelerde geçtiği gibi iman hem bu dünyada hem ahirette saadet getirir. İman gözlüğü olmayınca bu dünyada dahi eziyet oluyor. Bir insan İstediği kadar zengin olsun bir yere kadar tatmin olabiliyor. Kalp Allah’tan başkasıyla tatmin olamaz. Yapboz parçası gibi düşünün o parça oraya ait değilse yerleştirmek için boşuna çabalarız. Dünyalık şeylerle tatmin olmaya çalışmak boşa harcanan çabadır. Nitekim Ayet-i Kerime’de geçtiği gibi:
“…Bilesiniz ki gönüller ancak Allah’ı zikrederek huzura kavuşur.”
( Ra’d, 28 )
Ey nefsim! Bil ki evvelki adam kâfirdir veya fâsık-ı gafildir. Şu dünya, onun nazarında bir matemhane-i umumiyedir. Bütün zîhayat, firak ve zeval sillesiyle ağlayan yetimlerdir. Hayvan ve insan ise ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozuklardır.
Sözler
Oysaki Azrail Aleyhisselâm bile bizim için nimettir. Ruhumuza eşlik ediyor. Ruhumuz dahi başı boş değildir. Burada Allah’ın bize verdiği değeri görüyoruz.
Dağlar ve denizler gibi büyük mevcudat, ruhsuz, müthiş cenazeler hükmündedirler. Daha bunun gibi çok elîm, ezici, dehşetli evham, küfründen ve dalaletinden neş’et edip, onu manen tazip eder.
Sözler
Dağlar, denizler ve mevcudattan bahsedince şu âyeti hatırlamalıyız.
Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız. O halîmdir, bağışlayıcıdır.
(İsra, 44)
Onun bakışıyla dağlar ve denizler gibi büyük mevcudat, ruhsuz, müthiş cenazeler hükmündedir. Halbuki öyle değil. Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm dağlarla konuşmuş. Eline aldığı taşlar zikretmeye başlıyor. Sonra sırasıyla Hz. Ebubekir’e, Hz. Ömer’e, Hz. Osman’a, Hz. Ali’ye veriyor. Onların elindede taşlar zikrediyor. Ondan sonra verdiklerinde ise duruyor. Demek ki hiçbir şey başı boş değil. Sadece basit bir taş, ağaç dağ değiller. Zaten âlemlere rahmet olarak gönderilen bir Peygamberden (asm) bahsediyoruz. Bu âlemler nasıl başıboş olabilir?
Peygamberlik gelmeden önce bile ağaçlar, taşlar ona selam veriyor. Şimdi düşünün dağlar, taşlar bile Peygamber Efendimiz’i (asm) tanıyor. Ama sen uzak kalıyorsun..
Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm ile ilgili şu âyeti hatırlayalım.
Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir, size çok düşkündür, müminlere karşı şefkat ve merhamet doludur.
(Tevbe, 128)
Şimdi düşünün. Peygamber Efendimiz (asm) dahi bir perdedir. O doğduğunda “ümmeti ümmeti” dedi. Ahirette dahi herkes “nefsi nefsi” derken o yine “ümmeti ümmeti” diyecek kadar merhamet sahibidir. Ona bu merhameti veren Allah’ın merhametini düşünelim. Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bize bu kadar düşkünse Allah bize ne kadar çok düşkündür, düşünelim… Zaten karşılıksız verdiği nimetlerden bu açıkça görülüyor.
Şimdi olması gereken bakış açımıza bakalım.
Diğer adam ise mü’mindir; Cenab-ı Hâlık’ı tanır, tasdik eder. Onun nazarında şu dünya, bir zikirhane-i Rahman, bir talimgâh-ı beşer (eğitim yeri) ve hayvan ve bir meydan-ı imtihan-ı ins ü cândır. Bütün vefiyat-ı hayvaniye ve insaniye ise terhisattır. Vazife-i hayatını bitirenler, bu dâr-ı fâniden, manen mesrurane, dağdağasız diğer bir âleme giderler. Tâ yeni vazifedarlara yer açılsın, gelip çalışsınlar.
Sözler
Yaşlı olan memurları görünce emekli olmasını isteriz ki, gençlere yer açılsın. İşte bizler de böyleyiz. Allah’ın esmalarını tanıdıktan, yansıttıktan sonra vazifemiz bitince gitmeliyiz. Herkes gitmek ister. Artık çalışma bitiyor. Mükâfat vakti geliyor. Kalmak istemek pek akıllıca değil. Dünyanın sonsuz olmasını istemek çok daha akla uzaktır. Çünkü bu dünyanın derdi bitmiyor. Rahat ve iyi bir yer değil. Dertsiz, güzelliğini aklımızın almadığı cennete nispeten, neden dünyada kalmak isteyelim? İşte onlar bilmediklerinden, Allah’ı iyi tanıyamadıklarından, âhireti yeterince düşünmediklerinden sonsuzluğu burada arıyorlar.
Bütün tevellüdat-ı hayvaniye ve insaniye ise ahz-ı askere, silah altına, vazife başına gelmektir. Bütün zîhayat, birer muvazzaf mesrur asker, birer müstakim memnun memurlardır.
Sözler
Bütün mevcudat görevlerini yerine getirirken lezzet alıyor. O şekilde yaratılmışlar.
Bütün sadâlar ise ya vazife başlamasındaki zikir ve tesbih ve paydostan gelen şükür ve tefrih veya işlemek neşesinden neş’et eden nağamattır. Bütün mevcudat, o mü’minin nazarında, Seyyid-i Kerîm’inin ve Mâlik-i Rahîm’inin birer munis hizmetkârı, birer dost memuru, birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok latîf, ulvi ve leziz, tatlı hakikatler, imanından tecelli eder, tezahür eder.
Demek iman, bir manevî tûba-i cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise manevî bir zakkum-u cehennem tohumunu saklıyor.
Sözler
لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ da şöyle bir müjde var ki: Hadsiz hâcâta müptelâ, nihayetsiz a’dânın hücumuna hedef olan ruh-u insanî şu kelimede öyle bir nokta-i istimdad (dayanak) bulur ki, bütün hâcâtını temin edecek bir hazine-i rahmet kapısını ona açar. Ve öyle bir nokta-i istinad bulur ki, bütün a’dâsının şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın sahibi olan kendi Mâbudunu ve Hâlıkını bildirir ve tanıttırır, sahibini gösterir, mâliki kim olduğunu irâe eder. Ve o irâe ile, kalbi vahşet-i mutlakadan ve ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp, ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin eder.
Mektubat
Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temelluk edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Herşeyin anahtarı O’nun yanında, herşeyin dizgini O’nun elindedir. Herşey O’nun emriyle halledilir. O’nu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.
Mektubat
Üstad’ın dediği gibi bir ilahı kabul etmeyen, zerreler adedince ilahları başına bela yapar. İşte insan bir ilahı kabul etmediğinde, her zerreye ayrı tesir verdiği için hepsini başına bela eder.
Demek selâmet ve emniyet, yalnız İslâmiyet’te ve imandadır.
Sözler
Evet imanın bu dünyamızı dahi güzelleştirdiği ispatlanmış oldu. Çünkü Mümin tevekkül ve teslimiyet sahibidir. Bu sayede kalbi cennet bahçesi gibidir.
Öyle ise biz daima
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى دٖينِ الْاِسْلَامِ وَ كَمَالِ الْاٖيمَانِ
(Bize ihsan ettiği İslâm dini ve mükemmel iman nimeti sebebiyle Allah’a hamd olsun.)
demeliyiz.
Sözler
