
Dersimiz “Hayatın Gayesi” ile ilgili olacak.
İnsanlara; Hayatın gayesi nedir? diye sorduğumuzda genel olarak kendimi geliştirmek, huzurlu bir hayat yaşamak gibi cevaplar veriliyor.
Peki gerçekten hayatın gayesi bu mu? Acaba Allah’ın bizden istediği gaye bu olabilir mi? Şimdi bunun cevabını öğreneceğiz.
Bakalım hayatın gayesi neymiş?
Hem anla ki, bu hayat madem kâinatın en büyük neticesi ve en azametli gayesi ve en kıymettar meyvesidir; elbette bu hayatın dahi kâinat kadar büyük bir gayesi, azametli bir neticesi bulunmak gerektir. Çünkü ağacın neticesi meyve olduğu gibi, meyvenin de çekirdeği vasıtasıyla neticesi, gelecek bir ağaçtır. Evet, bu hayatın gayesi ve neticesi hayat-ı ebediye olduğu gibi, bir meyvesi de, hayatı veren Zât-ı Hayy ve Muhyîye karşı şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbettir ki, bu şükür ve muhabbet ve hamd ve ibadet ise, hayatın meyvesi olduğu gibi, kâinatın gayesidir.
Ve bundan anla ki, bu hayatın gayesini “rahatça yaşamak ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârâne nimetlenmektir” diyenler, gayet çirkin bir cehaletle, münkirâne, belki de kâfirâne, bu pek çok kıymettar olan hayat nimetini ve şuur hediyesini ve akıl ihsanını istihfaf ve tahkir edip dehşetli bir küfran-ı nimet ederler.
Lem’alar
Bu hayatın gayesini gaflet içinde eğlenmek, heveslerine göre yaşamak zannedenler akıldan uzak hareket eder. Heveskârâne nimetlenmek günümüzün deyimiyle: “Canım ne istiyorsa onu yaparım.” demektir. Onlar dünyaya bir kere geldik diyerek her zevki, lezzeti tatmak istiyorlar. Hâlbuki âhirete de iki defa gitmeyeceğiz.
İnsaniyetin cihazatı, hayvan gibi hayat-ı dünyeviyeyi kazanmak için verilmemiş olduğuna şu temsil sırrıyla bak:
Mesela, bir zat bir hizmetçisine yirmi altın verdi, tâ mahsus bir kumaştan kendisine bir kat libas alsın. O hizmetçi gitti, o kumaşın a’lâsından mükemmel bir libas aldı, giydi.
Sonra gördü ki o zat, diğer bir hizmetkârına bin altın verip bir kâğıt içinde bazı şeyler yazılı olarak onun cebine koydu, ticarete gönderdi. Şimdi, her aklı başında olan bilir ki o sermaye, bir kat libas almak için değil. Çünkü evvelki hizmetkâr, yirmi altınla en a’lâ kumaştan bir kat libas almış olduğundan elbette bu bin altın, bir kat libasa sarf edilmez.
Sözler
Düşünelim. Birine 20 altın veriliyor ve o fiyata en iyi elbise alınabiliyor. Başka bir insana 1000 altın ve yazılı bir talimat veriliyor. Sizce yine elbise için verilmiş olması mümkün müdür? O kişi diğer adamın elbise almasına bakarak elbise almaya kalksa, elbette büyük bir akılsızlık yapmış olur.
Şayet bu ikinci hizmetkâr, cebine konulan kâğıdı okumayıp belki evvelki hizmetçiye bakıp, bütün parayı bir dükkâncıya bir kat libas için verip hem o kumaşın en çürüğünden ve arkadaşının libasından elli derece aşağı bir libas alsa, elbette o hâdim nihayet derecede ahmaklık etmiş olacağı için şiddetle tazip ve hiddetle te’dib edilecektir.
Sözler
Evet ona ceza verilecektir. Çünkü o bin altın boşuna verilmedi. Üstelik ona ne yapacağı ile ilgili yazı yazmıştı. Hiç o talimata bakmadan hareket ettiği için büyük bir cezayı hak etmiştir.
Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayınız. Sermaye-i ömür ve istidad-ı hayatınızı hayvan gibi belki hayvan dan çok aşağı bir derecede şu hayat-ı fâniye ve lezzet-i maddiyeye sarf etmeyiniz.
Sözler
Şimdi baktığımızda yemek, içmek, gezmek, uyumak bütün bunları hayvanda yapıyor. Hatta bizden çok daha fazla lezzet alıyorlar. Çünkü onlarda geçmişin ve geleceğin endişesi yok.
O zaman bu hayat sadece bu lezzetler için olamaz!
Yoksa sermayece en a’lâ hayvandan elli derece yüksek olduğunuz halde en ednasından elli derece aşağı düşersiniz.
Sözler
Gerçekten çok dehşetli bir durum. Zaten hayvan kadar lezzet alamayız. Musibetler, hastalıklar birçok imtihanla dünyamız çekilmez bir hal alıyor. Ayrıca onlardan daha aşağı bir seviyeye düşüyoruz. Hâlbuki meleklerden daha üstün olma kapasitemiz var. Evet hayatın anlamı sadece hayvan gibi yemek, uyumak, gezmek olmamalı. Bu kadar basit olmadığına göre demek ki Çok daha önemli bir amacı var.
Şimdi esas gayelerimizin ne olduğuna bakalım:
Ey gafil nefsim! Senin hayatının gayesini ve hayatının mahiyetini hem hayatının suretini hem hayatının sırr-ı hakikatini hem hayatının kemal-i saadetini bir derece anlamak istersen bak:
Senin hayatının gayelerinin icmali dokuz emirdir:
Birincisi şudur ki: Senin vücudunda konulan duygular terazileriyle rahmet-i İlahiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetleri tartmaktır ve küllî şükretmektir.
Sözler
Külli şükretmek deyince aklımıza namaz geliyor. Şimdi Mektubattan bir yer okuyalım.
Hem şükrün envâı var. O nevilerin en câmii ve fihriste-i umumiyesi, namazdır.
Mektubat
Namazda bütün ibadetlerin numunesi var. Oruç, hac… Namaz hepsinin birleştiği bir ibadettir.
Hem şükür içinde sâfi bir iman var; hâlis bir tevhid bulunur. Çünkü, bir elmayı yiyen ve “Elhamdü lillâh” diyen adam, o şükürle ilân eder ki: “O elma doğrudan doğruya dest-i kudretin yadigârı ve doğrudan doğruya hazine-i rahmetin hediyesidir.”
Mektubat
Biz de namazla geçmişte bize verilen nimetlerin şükrünü eda ediyoruz. Çünkü sahip olduğumuz hiçbir şeyi kendimiz satın almadık. Hepsi Allah tarafından ihsan edildi. Bin rekat namaz kılsak bile, mesela gözümüzün şükrünü eda edemeyiz. Ama Allah rahmetiyle kabul edeceğini söylüyor. Gerçekten tam karşılığını isteseydi veya adaletiyle muamele etseydi, hiç kimse cenneti kazanamazdı.
Evet ilki duygular terazileriyle nimetleri tartmak ve külli şükretmek.
İkincisi: Senin fıtratında vaz’edilen cihazatın anahtarlarıyla esma-i kudsiye-i İlahiyenin gizli definelerini açmaktır, Zat-ı Akdes’i o esma ile tanımaktır.
Bizde bazı cihazatlar, bazı latifeler var. Bunlar enaniyet, kalp, vicdan, duymak, görmek gibi şeylerdir. İşte biz bu anahtarlarla esma-i kudsiyenin gizli definelerini açıyoruz. Bizim bu dünyaya gönderiliş amacımız neydi? Allah’ı tanımak ve O’na kulluk etmek.
Peki esmaları nasıl tanıdığımızı da öğrenelim.
Mesela: “Ben kendime bakıyorum ve görüyorum ki başıboş değilim. Kendi kendine doğmuş olamam. Ben yaratılmışım. O zaman beni bir yaratan var.” İşte buradan Hâlık esmasını görmüş oluyoruz.
“Bende bir can var, hayat var. O zaman bana bu canı, hayatı veren Muhyi ve Hayy olan Allah’tır.
Bende cüzi bir irade var, bazı konularda tercih yapabiliyorum. Demek ki bu kâinatı yoktan var etmeyi seçen ve bu kadar sanatlarla, ilimlerle dolu yaratan irade sahibi bir Allah var.” Buradan irade sıfatını görmüş olduk.
“Sonra ben sınırlı olsa da görüyorum. Bana görme özelliğini veren Zât elbette sınırsız bir şekilde görüyordur. Bunu hissediyorum. Çünkü beni, ihtiyaçlarımı görüyor ve bana cevap veriyor.” İşte buradan da Basir esmasını görüyoruz.
Dualarımıza cevap verilince Mucib esmasını görüyoruz. Mesela cüzi bir kudretimiz var. Belli başlı şeylere gücümüz yetiyor. Burada Kâdir-i Mutlak olan Allah’ı görüyoruz.
Bu tefekkürü çoğaltabilirsiniz.
Evet ikincisi: Bize verilen cihazatlarla Esmâ-i Kudsiye-i İlahiyeyi tanımaktır.
Üçüncüsü: Şu teşhirgâh-ı dünyada, (sergi dünyası) mahlukat nazarında, esma-i İlahiyenin sana taktıkları garib sanatlarını ve latîf cilvelerini bilerek hayatınla teşhir ve izhar etmektir.
Sözler
Gerçekten bu dünya tam anlamıyla sergi dünyası. Mesela baharı düşünün: Sanki tüm mahlukat bayramlık elbiselerini giymiş, sergiye çıkmış, bize tefekkür ve temaşa ettirmek istiyor. Evet hepimizde esmaların sanatı var. Esmalar bizde de tecelli ediyor.
Bu konuyla ilgili İşaratü’l- İ’cazdan bir bölüme bakalım:
Ve esmâ-i hüsnâdan her birisinin tecellîgâhı olan her bir âlemden bir örnek, bir nümune, insanın cevherinde vedîa bırakmıştır.”
“Eğer insan, maddî ve mânevî herbir uzvunu Allah’ın emrettiği yere sarf etmekle hamdin şubelerinden olan şükr-ü örfîyi îfa ve şeriate imtisal ederse, insanın cevherinde vedîa bırakılan o örneklerin her birisi, kendi âlemine bir pencere olur. İnsan, o pencereden, o âleme bakar ve o âleme tecellî eden sıfatla o âlemden tezahür eden isme bir mir’at ve bir âyine olur.”
İşaratü’l- İ’caz
Bize verilen cihazları Allah’ın emrettiği şekilde kullanmalıyız. Mesela aklımızı haram şeylerle değil hayırlarla meşgul edeceğiz. Ruh, kalp ve vicdanımızı günahlarla kirletmemeye çalışacağız. Hafızamızı zararlı şeylerle doldurmayacağız. Böyle yaparsak Allah’ın bize verdiği bu kıymetli anahtarları karanlığa atmamış oluyoruz. Onları Nur esması gibi parlatarak sergilemiş olacağız. Evet sergi dünyasında bizim de sergimiz böyle olmalıdır.
Dördüncüsü: Lisan-ı hal ve kàlinle Hâlık’ının dergâh-ı rububiyetine ubudiyetini ilan etmektir.
Sözler
En çok nerede ilan ediyoruz?
Namazda ilan ediyoruz. Aslında her şey namaza bağlanıyor. Bizler namaz emrinin altyapısının ne kadar dolu olduğunu unutuyoruz. Bazen bize ülfet oluyor ama hayatın gayesinin en büyük noktası namazda toplanıyor.
Namaz dışında ise ubudiyet ile ilan ediyoruz. İbadet demiyor, ubudiyet diyor. Çok daha geniş bir kavram. Hayat içinde islam ahlâkını göstermek, islam ahlakıyla ahlâklanmak hepsi buraya bağlanıyor.
Beşincisi: Nasıl bir asker, padişahından aldığı türlü türlü nişanları, resmî vakitlerde takıp padişahın nazarında görünmekle onun iltifatat-ı âsârını gösterdiği gibi sen dahi esma-i İlahiyenin cilvelerinin sana verdikleri letaif-i insaniye murassaatıyla bilerek süslenip o Şahid-i Ezelî’nin nazar-ı şuhud ve işhadına görünmektir.
17. Sözde bu meselenin açılımı var. Şöyle ki:
Hâlık-ı Rahîm ve Rezzak-ı Kerîm ve Sâni’-i Hakîm; şu dünyayı, âlem-i ervah ve ruhaniyat için bir bayram, bir şehrâyin suretinde yapıp bütün esmasının garaib-i nukuşuyla süslendirip küçük büyük, ulvi süflî her bir ruha, ona münasip ve o bayramdaki ayrı ayrı hesapsız mehasin ve in’amattan istifade etmeye muvafık ve havas ile mücehhez bir ceset giydirir, bir vücud-u cismanî verir, bir defa o temaşagâha gönderir.
Hem zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı; asırlara, senelere, mevsimlere hattâ günlere, kıtalara taksim ederek her bir asrı, her bir seneyi, her bir mevsimi, hattâ bir cihette her bir günü, her bir kıtayı, birer taife ruhlu mahlukatına ve nebatî masnuatına birer resmigeçit tarzında bir ulvi bayram yapmıştır.
Ve bilhassa rûy-i zemin, hususan bahar ve yaz zamanında masnuat-ı sağirenin taifelerine öyle şaşaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki tabakat-ı âliyede olan ruhaniyatı ve melaikeleri ve sekene-i semavatı seyre celbedecek bir cazibedarlık görünüyor.
Sözler
O kadar güzel sanatlar var ki melekler bile hayran kalıyor.
Ve ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütalaagâh oluyor ki akıl tarifinden âcizdir.
Fakat bu ziyafet-i İlahiye ve bayram-ı Rabbaniyedeki ism-i Rahman ve Muhyî’nin tecellilerine mukabil ism-i Kahhar ve Mümît, firak ve mevt ile karşılarına çıkıyorlar. Şu ise
وَسِعَتْ رَحْمَتٖى كُلَّ شَىْءٍ “Rahmeti herşeyi kaplamıştır.” (A’râf Sûresi 156)
rahmetinin vüs’at-i şümulüne zahiren muvafık düşmüyor. Fakat hakikatte birkaç cihet-i muvafakatı vardır. Bir ciheti şudur ki:
Sâni’-i Kerîm, Fâtır-ı Rahîm, her bir taifenin resmigeçit nöbeti bittikten ve o resmigeçitten maksud olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet itibarıyla dünyadan merhametkârane bir tarz ile tenfir edip usandırıyor. İstirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeye bir şevk ihsan ediyor. Ve vazife-i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelan-ı şevk-engiz, ruhlarında uyandırıyor.
Sözler
Yaşlı ve hasta bir insanı düşünün. Âhirete olan isteği tabii ki artar. Bu dünya için talimgah diyoruz. İnsan tabii ki askerden terhis olunca sevinir.
Altıncısı: Zevi’l-hayat olanların tezahürat-ı hayatiye denilen, Hâlıklarına tahiyyatları; ve rumuzat-ı hayatiye denilen, Sâni’lerine tesbihatları ve semerat ve gayat-ı hayatiye denilen, Vâhibü’l-hayat’a arz-ı ubudiyetlerini bilerek müşahede etmek, tefekkür ile görüp şehadetle göstermektir.
Sözler
Burada ne kastedildiğine bakalım. Zevi’l-hayat diyor. Sadece biz mi hayat sahibiyiz? Hayır. Bütün canlılar aslında bizden daha güzel kulluk yapıyorlar. Tesbihatlarını, ubudiyetlerini eksiksiz yerine getiriyorlar. Demek ki bizim bir vazifemiz de mahlukatın tesbihlerini Allah’a sunmaktır. Peki nasıl sunuyoruz? Namazda tahiyyatta sunuyoruz.
Yedincisi: Senin hayatına verilen cüz’î ilim ve kudret ve irade gibi sıfat ve hallerinden küçük numunelerini vâhid-i kıyasî ittihaz ile Hâlık-ı Zülcelal’in sıfât-ı mutlakasını ve şuun-u mukaddesesini o ölçüler ile bilmektir. Mesela sen, cüz’î iktidarın ve cüz’î ilmin ve cüz’î iraden ile bu haneyi muntazam yaptığından şu kasr-ı âlemin senin hanenden büyüklüğü derecesinde, şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir bilmek lâzımdır.
Sözler
Bazı insanların resim çizme yeteneği vardır ve bunu sergiler. Diğer insanlar da onu över eserlerini satın alırlar. Peki karşılaştıralım. Sizce resim mi daha mükemmel yoksa dışarıda gördüğümüz günbatımı, doğa, kuşların cıvıltısı, denizler mi daha mükemmel?
Tabii ki doğadaki güzellikleri seçeriz. Peki bu güzelliklerden lezzet almak için para ödedik mi? Hayır. Hepsi bizde Allah’ın rahmetinin ihsanı olarak gösteriliyor. Her istidadımıza ayrı nimetler verilmiş. Peki duvarda olan milyon dolarlık resmi saatlerce konuşurken, neden Allah’ın sanatlarını saatlerce tefekkür etmiyoruz? Üstelik daha göremediğimiz sayısız güzellik var. Mesela uzay; hâla keşfetmeye yeni şeyler bulmaya devam ediyorlar.
Birde şöyle düşünelim. Rabbimiz ucu bucağı olmayan şu kainatta tenezzül ederek bize Peygamber, kitap göndermiş diyor ki: Kulum yanlış yola gitme. Körü körüne kendini cehenneme atma. Rahmetim gazabımı geçmiştir. Namazını kıl. O kadar rahmetli ki iki namaz arasında olan mübah işleri sevap olarak sayıyor.
Burada ölçü birimi olan bir vâhid-i kıyasî var. Bizde olan küçük numuneleri görerek Allah’ın sıfat ve esmalarını buluyoruz. Yukarıda bahsettiğimiz gibi bizde olan cüzi ilim, kudret, irade.. bütün bunları düşünerek Allah’ın sonsuz ilim, kudret ve iradesini buluyoruz.
Sekizincisi: Şu âlemdeki mevcudatın her biri kendine mahsus bir dil ile Hâlık’ının vahdaniyetine ve Sâni’inin rububiyetine dair manevî sözlerini fehmetmektir.
Sözler
Mahlukatın her biri ayrı bir dille Allah’ı tesbih ediyor. Bu konuyla ilgili Risale-i Nur’un başka bir bölümünde şöyle geçiyor:
Dinle, havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki zemzeme, denizdeki gamgama, ra’dlardaki rakraka, taşlardaki tıktıka birer mânidar nevaz.
Terennümât-ı hava, naarât-ı ra’diye, nağamât-ı emvac, birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecâtı, kuşların seceâtı birer tesbih-i rahmet, hakikate bir mecaz.
Eşyada olan asvat birer savt-ı vücuttur; ben de varım derler. O kâinat-ı sâkit birden söze başlıyor: “Bizi câmid zannetme, ey insan-ı boşboğaz!”
Lemeât
Bu seslerin hepsi bize huzur ve lezzet veriyor. Onların hepsi kendi lisanıyla Allah’ı zikrediyorlar.
Dokuzuncusu: Acz ve zaafın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle kudret-i İlahiye ve gına-yı Rabbaniyenin derecat-ı tecelliyatını anlamaktır.
Sözler
Yukarıda bizde az olan numunesi olan özelliklerden Allah’ı tanıyorduk. Burada ise acz ve zaafımızla kudretini, fakrımızla zenginliğini görüyoruz.
Nasıl ki açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyacın envaı miktarınca, taamın lezzeti ve derecatı ve çeşitleri anlaşılır.
Sözler
Bunu en iyi Ramazan’da anlıyoruz. Oruç tutarken, belki normalde yüzüne bakmadığımız ekmek gözümüzde nasıl kıymetli oluyor. Orada Allah’ın verdiği nimetlerin kıymetini fark ediyoruz.
Onun gibi sen de nihayetsiz aczin ve fakrınla nihayetsiz kudret ve gına-yı İlahiyenin derecatını fehmetmelisin. İşte senin hayatının gayeleri, icmalen bunlar gibi emirlerdir.
Sözler
Bu kısımla ilgili 33. Sözde şöyle geçiyor:
“Birinci Vecih: Gecede zulümat, nasıl nuru gösterir.
Sözler
Gündüz vakti ışığı açsak hiçbir şey fark etmiyor. Gece vakti gelince o ışığa ihtiyaç duyacak kadar fark ediliyor.
Öyle de insan, za’f ve acziyle, fakr u hâcâtıyla, naks ve kusuru ile bir Kadîr-i Zülcelâl’in kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor ve hâkezâ… Pek çok evsâf-ı İlâhiyyeye bu suretle âyinedârlık ediyor.”
Sözler
Demek ki bizim dünyaya gönderiliş amacımız çok geniş, çok ehemmiyetli meselelermiş. Çoğu namaza ve tefekküre bakıyormuş. Allah’ı anlamaya, esmalarını tanımaya bakıyormuş.
İşte, ey nefsim! Hayatının böyle ulvî gayâta müteveccih olduğu ve şöyle kıymetli hazineleri cami’ olduğu halde, hiç akıl ve insafa lâyık mıdır ki, hiç ender hiç olan muvakkat huzûzât-ı nefsaniyeye, geçici lezâiz-i dünyeviyeye sarf edip zayi edersin? Eğer zayi etmemek istersen, geçen temsil ve hakikate remzeden
وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا ٭ وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا ٭ وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا ٭ وَ الَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا ٭ وَ السَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰيهَا ٭ وَ الْاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا ٭ وَ نَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا ٭ فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَ تَقْوٰيهَا ٭ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ٭ وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا ٭
“Yemin olsun güneşe ve aydınlığına ve onu takip eden aya ve onu gösteren güne ve onu örten geceye ve gökyüzüne ve onu bina edene ve yeryüzüne ve onu yayıp döşeyene ve insana ve onu intizamla yaratana; sonra da ona kötülüğü bildirip ondan sakınmayı ilham edene. Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir. Nefsini günaha daldıran da hüsrana düşmüştür.”
(Şems Sûresi, 91:1-10.)
suresindeki kasem ve cevab-ı kasemi düşünüp amel et.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى شَمْسِ سَمَاءِ الرِّسَالَةِ وَ قَمَرِ بُرْجِ النُّبُوَّةِ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ اَصْحَابِهٖ نُجُومِ الْهِدَايَةِ وَ ارْحَمْنَا وَ ارْحَمِ الْمُؤْمِنٖينَ وَ الْمُؤْمِنَاتِ اٰمٖينَ اٰمٖينَ اٰمٖينَ
Allahım! Risalet semâsının güneşi ve nübüvvet burcunun ayına, hidayet yıldızları olan âl ve ashâbına salât ve selâm olsun. Bize ve erkek-kadın bütün mü’minlere rahmet et. Âmin, âmin, âmin
Sözler
