Nasıl Yeniden Dirileceğiz?

Dersimiz Haşir meselesi, yeni yeniden dirilmek, ve âhiret üzerine olacak. Şimdi 10. Sözden 2. Hakikate bakacağız. 

 Bizler elhamdülillah ahirete inanıyoruz. Ama bu inancımızı daha sağlam bir şekilde tahkiki hâle getirirsek, kesin olarak gelecek olan âhirete daha çok çalışırız. Dünya hayatımızı da daha doğru bir şekilde yaşarız. Çünkü hesabı düşünürüz. Nefis zaten iman ediyoruz diyerek vesvese verebilir. Ama böyle iman hakikatlerinin tekrarı çok önemli. Tasdik mertebesine gelmesi için tekrar edilmelidir.

Üstad’ın, derslerinde çok güzel bir metodu var. Anlatırken tefekkür yolunu kullanıyor. Gözümüzün önünde, kainatta olan olayları nazarımıza veriyor. Onların üzerinden anlatarak aklımızı ikna ediyor. Evet bizler iman ediyor olabiliriz ama hem aklımızla, hem kalbimizle, hem ruhumuzla iman etmek çok daha başkadır. İşte bu dersler aklı, kalbi, ruhu ve bütün letaifleri ikna edecek şekilde yapılmıştır. 

İkinci Hakikat:   

   Bâb-ı kerem ve rahmettir ki, Kerim ve Rahîm isminin cilvesidir.

Sözler 

Bab kapı demektir. Kerem ise Allah’ın ihsanı ve ikramı demektir. Bu derste haşri rahmet ve kerem kapısından ispat edeceğiz. Kerim ve Rahim isimlerinden haşre ulaşacağız. 

   Hiç mümkün müdür ki: Gösterdiği âsâr ile nihayetsiz bir kerem ve nihayetsiz bir rahmet ve nihayetsiz bir izzet ve nihayetsiz bir gayret sahibi olan şu âlemin Rabbi; kerem ve rahmetine lâyık mükâfat, izzet ve gayretine şayeste mücazatta bulunmasın.

Sözler 

Üstad burada bize bir soru soruyor ve diyor ki: Hiç mümkün mü? Gözünüzü çevirip  kâinata bakın. Şimdi kâinata baktığımızda Allah’ın kerim esmasını görüyoruz. Kâinatta olan ve bize verilen ikramı inkar edemeyiz. İkramları saymaya kalksak asla bitiremeyiz. İşte soruyor: Bu kadar ikram eden, cömert bir zâtın bu ikramlara devam etmemesi mümkün mü? Devamıda ise sonsuz izzet ve sonsuz gayret sahibi bir Rab diyor. Allah-u Teâla sonsuz izzet ve sonsuz kerem sahibidir. Elbette sonsuz izzet ve kerem sahibi bir Rabbin ikramları bu fani dünya ile sınırlı kalamaz. Biz esmalarına bu dünyada sadece bir kısmının tecellisini görüyoruz. Hepsinin tam tecellisini ahirette göreceğiz. 

Geçici bir dünya için bu kadar masraf eden bir Rabb’i düşünelim. Bakıyoruz türlü türlü yiyecekler,  güzellikler, bize verilen ikramlar… hepsi geçici bir dünya için yaratılmış. Eğer bu nimetlerin hepsi bir gün bitecek ise ne kadar çok verilirse verilsin bir ehemmiyeti olmaz. Bâki olmazsa lezzet yerine bize daha çok hüzün verir. Çünkü biteceğini biliyoruz. 

 Evet şu dünya gidişatına bakılsa görülüyor ki; en âciz, en zaîften tut tâ en kavîye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor. En zaîf, en âcize en iyi rızık veriliyor. Her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor. 

Sözler 

Sadece önümüzde cereyan eden olaylara bakalım. Bir çocuk dünyaya geliyor ve onun rızkı Annesinin göğsünden geliyor. Peki o sütü ona annesi mi veriyor? O sütü oradan çıkarmak annenin elinde midir? Demek ki o rızkı ona veren biri var. 

Her dertliye ummadığı  yerden yetiştiriliyor. Derdimize de yine O yetişiyor. Mesela herkes muhakkak parmağını kesmiştir. Kesildikten bir süre sonra hiçbir şey yapmasak bile iyileşiyor. Gerçekten muazzam bir durum, ülfet olduğu için fark etmiyoruz. Düşündüğümüz, tefekkür ettiğimiz zaman ne kadar muazzam bir şey olduğunu anlıyoruz. Üstad bizi bu derste tefekküre yönlendiriyor. Parmağımız kesildiğinde, yaralandığımızda onları iyileştirmeye bizim gücümüz yeter miydi? Hâlbuki biz hiç fark etmeden hücreler bir an da bir emirle harekete geçiyorlar ve iyileşiyor. Şimdi bu kadar küçük bir derdimizle bile ilgilenen, bizi düşünen bir zâtın bizim en büyük derdimiz ve isteğimiz olan bâki olma isteğine  karşılık vermemesi mümkün müdür? Kendimizi dinlersek ebediyet istediğimizi duyabiliriz. 

Öyle ulvî bir keremle ziyafetler, ikramlar olunuyor ki, nihayetsiz bir kerem eli içinde işlediğini bedâheten (açıkça) gösteriyor. 

 Meselâ, bahar mevsiminde cennet hurileri tarzında bütün ağaçları sündüs-misal libaslar ile giydirip, çiçek ve meyvelerin murassaatıyla süslendirip hizmetkâr ederek onların latif elleri olan dallarıyla, çeşit çeşit en tatlı, en musanna meyveleri bize takdim etmek; hem zehirli bir sineğin (arı) eliyle şifalı en tatlı balı bize yedirmek; hem en güzel ve yumuşak bir libası elsiz bir böceğin (ipek böceği) eliyle bize giydirmek; hem rahmetin büyük bir hazinesini küçük bir çekirdek içinde bizim için saklamak; ne kadar cemil bir kerem, ne kadar latif bir rahmet eseri olduğu bedaheten anlaşılır.

Sözler 

Buradan, bu nimetleri müşahede ederek, Allah’ın ne kadar kerem ve rahmet sahibi olduğu ve cömertçe ikram ettiği anlaşılıyor.

 Hem insan ve bazı canavarlardan başka, Güneş ve Ay ve Arz’dan tut, tâ en küçük mahluka kadar herşey kemal-i dikkatle vazifesine çalışması, zerrece haddinden tecavüz etmemesi, bir azîm heybet tahtında umumî bir itaat bulunması; büyük bir celal ve izzet sahibinin emriyle hareket ettiklerini gösteriyor.

Sözler 

Evet bazı insan ve canavarlar hariç herkes görevini muhteşem bir şekilde yapıyor. Koskoca Güneş asla emirlerin dışında çıkmıyor. Yıldızlar, gezegenler hiçbiri emrin dışına çıkmıyor. İtaat ediyorlar. 

Peki bunlar bize neyi gösteriyor? 

Hepsini idare eden izzet sahibi bir Rabb’in olduğunu gösteriyor. Çünkü izzet ve kudret olmazsa itaat olmaz. Muhteşem bir itaate şahitlik ediyoruz. Bu itaatin olması için, emir veren zâtın izzet sahibi olması gerekir. 

Bütün bunları düşündükten sonra tekrar soralım. Sonsuz kerem ve izzet sahibi bir Rabb’in geçici bir dünya yaratması sizce mümkün mü? 

Elbette mümkün değil. 

Hem gerek nebatî ve gerek hayvanî ve gerek insanî bütün vâlidelerin o rahîm şefkatleriyle ve süt gibi o latif gıda ile o âciz ve zaîf yavruların terbiyesi, ne kadar geniş bir rahmetin cilvesi işlediği bedaheten anlaşılır.  

   Bu âlemin mutasarrıfının madem nihayetsiz böyle bir keremi, nihayetsiz böyle bir rahmeti, nihayetsiz öyle bir celal ve izzeti vardır. Nihayetsiz celal ve izzet, edebsizlerin te’dibini ister. 

Sözler 

 İzzet sıfatı insanlarda da var. Misal herhangi biri bize, ailemize hakaret etse, izzetimiz buna müsaade eder mi? Hemen karşılık veririz. 

Peki izzet sıfatının gerçek sahibi kimdir? 

Allah’tır. O zaman sonsuz izzet sahibi olan Allah’ı düşünelim. Yarattıkları onu tanımayacak ve yarattığı her şeye tesadüf diyecekler. Emir ve yasaklarına uymayarak isyan edecekler. Sonsuz izzet sahibi bir Rabb’in bunu cezasız bırakması mümkün mü? 

Nihayetsiz kerem, nihayetsiz ikram ister, nihayetsiz rahmet; kendine lâyık ihsan ister. Halbuki bu fâni dünyada ve kısa ömürde, denizden bir damla gibi milyonlar cüz’den ancak bir cüz’ü yerleşir ve tecelli eder.

Sözler 

Evet bu dünyada esmaların sadece birazı tecelli eder. Tamamını göremiyoruz. Birazını bile şaşkınlıkla izlediğimizden, tamamını şu an idrak edemeyiz. Bu dünya fani olduğundan Allah’ın sonsuz kerem sahibi olmasına şahit olamıyoruz. Kendine lâyık ikram edebilmesi için ebedi olan bir cennet gerekiyor. 

Evet sonsuz izzet sahibi O’na cc. karşı çıkanlara ceza vermek ister. Sonsuz kerem sahibi de ona itaat edenleri mükâfatlandırmak ister. Şimdi düşünün. Sabahın köründe namaza kalkıyoruz. Belki soğuk suyla abdest alıyoruz. Allah rızası için sabrediyoruz. Yasakladığı şeylerden uzak durarak, nefsimize ve şeytana karşı geliyoruz. Sonsuz kerem sahibi bir Rabb’in bunları karşılıksız bırakması mümkün mü?  

Hâlbuki şu an da bize verilen ikramlar, biz hiçbir şey yapmadan karşılıksız olarak veriliyor. Karşılıksız olarak böyle ikram eden bir zâtın, biz bir şeyler yaptığımız da mükâfatlandırmaması, daha çok ikram etmemesi mümkün değildir. 

Ama bu dünyaya baktığımızda ibadet edip Allah’ın emirlerini yerine getirenin de, isyan edenin de sonucu aynı oluyor. İkiside aynı toprağa gömülüyor. 

O zaman bu mükafat ve mücazat nerede olacak? 

Çünkü bu dünyada zahiren her şey adaletsiz görünüyor. Zalim izzetinde, mazlum zilletinde ölüp gidiyor. Adaletin olması için başka bir mekan kurulmalı. Esmaların tam tecelli etmesi ve o iki ayrı yaşayan insanın hak ettiğini alması için Haşir olmalı, büyük bir mahkeme kurulmalıdır. 

Demek o kereme lâyık ve o rahmete şayeste bir dâr-ı saadet olacaktır. Yoksa gündüzü ışığıyla dolduran Güneşin vücudunu inkâr etmek gibi, bu görünen rahmetin vücudunu inkâr etmek lâzım gelir. 

Sözler 

Âhireti inkar edebilmek için, önce bu varlık âlemini inkar etmemiz gerekir. Eğer bu varlık âlemini kabul ediyorsak ahireti kabul etmek zorundayız. Çünkü Allah bizi bir gün yok etme niyetiyle yaratsaydı, bu kadar esmalarının tecellisine mazhar etmezdi. Mazhar etse bile, bir gün yok olacak düşüncesiyle lezzet değil sadece elem vereceğinden, hiçbir anlamı olmazdı. 

Mesela: bir elma yediğimizde; “Acaba elma bir gün bitecek mi? Yok olacak mı?” diye endişe duyuyor muyuz? 

Hayır. Çünkü elmayı yerken çekirdeğini görüyoruz. Çekirdek bize elmanin devamının olduğunu gösteriyor. 

Eğer yok olma düşüncesiyle, dünya dolusu nimet verilse bile asla lezzeti olmaz. Aksine nimet ne kadar çok olursa o kadar acı verir. Çünkü ölünce daha çok nimetten uzaklaşmış oluyor. 

Çünki bir daha dönmemek üzere zeval ise; şefkati musibete, muhabbeti hırkate ve nimeti nıkmete ve aklı, meş’um bir âlete ve lezzeti eleme kalbettirmekle hakikat-ı rahmetin intıfası lâzım gelir. Hem o celal ve izzete uygun bir dâr-ı mücazat olacaktır. Çünki ekseriya zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor, te’hir ediliyor. Yoksa, bakılmıyor değil. Bazan dünyada dahi ceza verir. Kurûn-u sâlifede cereyan eden âsi ve mütemerrid kavimlere gelen azablar gösteriyor ki: İnsan başıboş değil, bir celal ve gayret sillesine her vakit maruzdur.

Sözler

Evet bazen bu dünyada dahi ceza verir. Bunun en büyük örneği  ad ve semud kavimleridir. Onların başına toplu bir helâk gelmiştir. Bu cezalar insanın başı boş olmadığını gösteriyor. 

Şimdi dünyada bile bazı cezalar veriliyorsa, demek ki büyük günahların cezası da büyük mahkemeye bırakılıyor. Bazen dünyada olan büyük zulümler bizi çok üzüyor. İşte o zaman şu ayet bizi teselli ediyor. 

“Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! O sadece, onların işini bir güne erteliyor…”

İbrâhîm Suresi 42

Evet hiç mümkün müdür ki; insan umum mevcudat içinde ehemmiyetli bir vazifesi, ehemmiyetli bir istidadı olsun da, insanın Rabbi de insana bu kadar muntazam masnuatıyla kendini tanıttırsa, mukabilinde insan iman ile onu tanımazsa.. hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse; mukabilinde insan ibadetle kendini ona sevdirmese.. hem bu kadar bu türlü nimetleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse; mukabilinde insan şükür ve hamdle ona hürmet etmese; cezasız kalsın, başı boş bırakılsın, o izzet, gayret sahibi Zât-ı Zülcelal bir dâr-ı mücazat hazırlamasın? Hem hiç mümkün müdür ki: O Rahman-ı Rahîm’in kendini tanıttırmasına mukabil; iman ile tanımakla ve sevdirmesine mukabil, ibadetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukabil, şükür ile hürmet etmekle mukabele eden mü’minlere bir dâr-ı mükâfatı, bir saadet-i ebediyeyi vermesin?  

Sözler

Allah’ı daha iyi tanımamız için esmaları biz de tecelli eder. 

Şimdi bir insana iyilik yaptığımız zaman karşılığında bir teşekkür bekleriz. Bu insani bir duygudur. Buradan da anlıyoruz ki, bize bu hissi veren ve şükrü yaratan zât, bizden şükür istiyor. 

Ayrıca biri bize iyilik yapsa hemen ona teşekkür etmek ve karşılığında bizde iyilik yapmak isteriz. Yaptığı iyiliği unutmayız. 

O zaman sonuz kerem ve rahmet sahibi bir zâtın, yaptığımız ibadetleri unutması ve mükafatını vermemesi mümkün mü? Haşa asla mümkün değil. 

Dünyada bu mükafatı göremiyoruz. Demek ki Cenab-ı Hakk başka bir diyarda bu mükâfatı verecektir. 

Şimdi buraya kadar ne anladığımıza bakalım

Evet Üstad tefekkür  gösterdi. 

“Bak bu dünyada büyük bir ikram var ve inkar edilemez.” dedi. 

Biz de: Evet Üstad’ım gerçekten gözümüzün önünde büyük bir ikram var.” dedik. 

Sonra: “O zaman bu muhteşem ikramı yaratan sonsuz kerem sahibidir.” dedi.

Biz de tasdik ettik. 

Daha sonra bize sordu: “Peki böyle sonsuz kerem ve izzet sahibinin dünyada göremediğimiz adaleti başka bir diyarda yapmaması, burada gösterdiği numunelerin ahirette asıllarını, hakikatlerini göstermemesi mümkün müdür? 

Elbette mümkün değildir.

Bazen akıl şöyle bir şüphe atabilir. Nasıl mümkün olacak? Nasıl tekrardan dirileceğiz? Sanki akla uzak gibi görünüyor ve uygun gelmiyor. Aslında akla çok uygun. Çünkü biz bu görünen âlemi kabul ediyoruz. Burası hiç yoktan var edildi. Yoktan var eden bir zâtın, yeniden var etmesi mi zor olacak. 

Risale-i Nur’da bununla ilgili bir temsilde şöyle geçiyor:

Bir orduyu kumandan tek seferde toplar. Sonra ordu dağılır. İkinci kez toplaması sizce daha mı zor olur. Elbette hayır. 

Dolayısıyla âhirete kat’i bir şekilde iman etmeliyiz. 

Şimdi haşirle alakalı bir âyete bakalım. Kur’an-ı Kerim’de haşirle ilgili birçok ayet var. Zaten üçte biri haşirle ilgilidir.  

“Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kadirdir.” 

Rûm Suresi 50 

Kışın gözümüzün önünde ağaçlar kupkuru oluyor. Sonda baharın gelmesiyle yeniden çiçek açıyor ve yeşeriyor. Gözümüzün önünde sürekli haşirler oluyor. Mesela vücudumuzda sürekli bir yenilenme ve tazelenme var. Parmağımızın kesilmesinde bile, tekrardan eski haline dönüyor. Bu bir haşir değil mi? Aslında bütün kâinat bize haşri haykırıyor. Yeter ki biz görmek isteyelim. 

Madem dünya var. Ve dünya içinde bu âsârıyla hikmet ve inâyet ve rahmet ve adalet var. Elbette, dünyanın vücudu gibi kat’î olarak, âhiret de var. Madem dünyada herşey bir cihette o âleme bakıyor. Demek oraya gidiliyor. Âhireti inkâr etmek, dünya ve mâfîhâyı inkâr etmek demektir.

Demek, ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.

Sözler 

El Bâki Hüvel Bâki 

Yorum bırakın