Neden Sünnete Uymalıyız?

Bugünkü konumuz Sünnet-i Seniye. Bu konu 11. Lem’a’da çok güzel bir şekilde anlatılmış. Bizde oradan birkaç NÜKTE okuyarak anlamaya çalışacağız. 

BİRİNCİ NÜKTE  

   Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ferman etmiş: 

 مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتٖى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتٖى فَلَهُ اَجْرُ مِأَةِ شَهٖيدٍ 

Yani “Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir.” 

(İbni Adiy, el-Kâmil fi’d-Duafâ, 2:739; el-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, 1:41; Taberânî, el-Mecmeu’l-Kebîr, 1394; Ali bin Hüsâmüddin, Müntehebâtü Kenzi’l-Ummâl, 1:100; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 7:282.)

Lem’alar 

Öncelikle şunu soralım. Sünnet ile şehitliğin nasıl bir münasebeti var? Neden şehitlik sevabı veriliyor? 

Cevabı anlamak için önce şehitliğin tanımına bakmalıyız. Şehit, hak yolunda hayatını feda edenlere denir. 

İnsan da fesatların çok olduğu âhir zamanda kendi zevklerini, isteklerini sünnete uymak için feda ettiğinde 100 şehidin ecrini kazanıyor. 

Demek ki nefsimizin isteklerini terketmek, canımızı feda etmekten daha zor ve kıymetlidir. 

Tabii ki bu farzlarını eda edip, kebirelerden kaçarak takva dairesinde girenler için geçerlidir. Yoksa 5 vakit farzını kılmayan bir kimsenin, yemek, içmek gibi konularda sünnete uyması ona bu ecri kazandırmaz.  

Sünnet-i seniye dediğimiz zaman aklımıza sadece namazlardan sonraki sünnetler veya adab denilen yemek, uyumak gibi sünnetler gelmesin. Onlar sadece sünnetin küçük bir kısmıdır. Sünnet derken aslında Ef’âl-i mükellefîn denilen maddelerden bahsediyoruz. 

Bunlar: Farz, vâcib, sünnet, müstehab, mübah, haram, mekruh ve müfsiddir. 

(Bu taksim Hanefi hukukçularına göredir.)

Evet sünnet-i seniyeye ittiba, mutlaka gayet kıymettardır. Hususan bid’aların istilası zamanında sünnet-i seniyeye ittiba etmek daha ziyade kıymettardır. Hususan fesad-ı ümmet zamanında sünnet-i seniyenin küçük bir âdabına müraat etmek, ehemmiyetli bir takvayı ve kuvvetli bir imanı ihsas ediyor. Doğrudan doğruya sünnete ittiba etmek, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmı hatıra getiriyor. O ihtardan o hatıra, bir huzur-u İlahî hatırasına inkılab eder. 

Lem’alar

Evet biz bir sünnete uyduğumuz zaman aklımıza Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm geliyor. Onu hatırlıyoruz. Bu bize hem sevap hem huzur veriyor. Ayrıca Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ı andığımız zaman Allah c.c. aklımıza gelir. Böyle tefekkür ederek sünnete uymak çok farklı bir lezzet verir. 

Hattâ en küçük bir muamelede, hattâ yemek, içmek ve yatmak âdabında sünnet-i seniyeyi müraat ettiği dakikada, o âdi muamele ve o fıtrî amel, sevaplı bir ibadet ve şer’î bir hareket oluyor. Çünkü o âdi hareketiyle Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma ittibaını düşünüyor ve şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur eder ve şeriat sahibi o olduğu hatırına gelir. Ve ondan Şâri’-i Hakiki olan Cenab-ı Hakk’a kalbi müteveccih olur, bir nevi huzur ve ibadet kazanır. 

Lem’alar

Aslında çok güzel bir müjde diyebiliriz. Çünkü diğer insanların sıradan ve rutin olarak yaptığı hareketleri biz sünnete uymak niyetiyle ibadete çevirebiliriz. Uyurken bile eğer Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a uyuyorsak, sevap kazanıyoruz. 

İşte bu sırra binaen sünnet-i seniyeye ittibaı kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar ve sevaptar yapabilir. 

Lem’alar 

İKİNCİ NÜKTE  

   İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî (ra) demiş ki: “Ben seyr-i ruhanîde kat’-ı meratib ederken, tabakat-ı evliya içinde en parlak en haşmetli en letafetli en emniyetli; sünnet-i seniyeye ittibaı, esas-ı tarîkat ittihaz edenleri gördüm. Hattâ o tabakanın âmî evliyaları, sair tabakatın has velilerinden daha muhteşem görünüyordu.”

Lem’alar 

Evet sünnet-i seniye yolu en üstün, en selametli ve en kısa yoldur. Çünkü insanların en üstünüden, Allah’a kullukta en zirvede olan birinden bahsediyoruz. Onu hareketlerini taklit ediyoruz. Allah’a giden bir sürü yol var. Sünnet-i seniye yolu bunların en kıymetlisidir. Burada örnek verilen has ve âmi evliya örneği halk nazarında olandır. Misal bizim nazarımıza suda yürüyen, insanların aklından geçeni bilen has evliyadır. Kendi halinde sünnete uyan biri ise âmi evliyadır. Ama Cenab-ı Hakk’ın nazarında o kendi halinde olan evliya çok daha kıymetlidir. Çünkü habibinin yolunda gidiyor, onu örnek alıyor. 

Sünnet-i seniyeyi esas tutan, Habibullah’ın zılli altında makam-ı mahbubiyete mazhardır. 

Lem’alar

ÜÇÜNCÜ NÜKTE  

   Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmarenin gururundan gayet müthiş ve manevî bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar. Kâh süreyyadan serâya, kâh serâdan süreyyaya kadar bir sukut ve suud içerisinde çalkanıyorlardı. 

İşte o zaman müşahede ettim ki sünnet-i seniyenin meseleleri, hattâ küçük âdabları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenameli birer pusula gibi hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum. 

Lem’alar 

 Sünnet-i seniye bizi karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Hakikati açıkça görmemizi sağlar. Bize yol gösteren pusula gibidir. Sünnet-i seniye olmazsa okyanusta pusulası olmayan bir gemide gibi oluruz. Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar veremeyiz. İçinden çıkamadığımız sorunlar olduğunda sünnete başvurusak muhakkak doğru yolu buluruz. Sünnet hem bu dünya, hem de ahiret için çok önemli ve gereklidir. Onun yerini başka hiçbir ideoloji dolduramaz. 

  İşte o zaman müşahede ettim ki sünnet-i seniyenin meseleleri, hattâ küçük âdabları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenameli birer pusula gibi hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum. 

   Hem o seyahat-i ruhiyede çok tazyikat altında gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, sünnet-i seniyenin o vaziyete temas eden meselelerine ittiba ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet buluyordum. Bir teslimiyetle tereddütlerden ve vesveselerden, yani “Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?” diye endişelerden kurtuluyordum. 

Lem’alar

Tereddütlerden kurtulmak çok büyük bir nimettir. İşte sünnet bizi şüphelerden kurtarır. Ayrıca bizi ağır yüklerden kurtarır. Tevekkül, teslimiyet en güzel sünnete uymakla olur. 

Ne vakit elimi çektiysem bakıyordum: Tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı. Ne vakit sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir halet hissediyordum. İşte o zamanlarımda İmam-ı Rabbanî’nin hükmünü bilmüşahede tasdik ettim. 

Lem’alar

BEŞİNCİ NÜKTE  

 قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ 

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” 

( Âl-i İmrân Sûresi, 31 )

âyet-i azîmesi, ittiba-ı sünnet ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat’î bir surette ilan ediyor. Evet, şu âyet-i kerîme, kıyasat-ı mantıkıye içinde, kıyas-ı istisnaî kısmının en kuvvetli ve kat’î bir kıyasıdır.

Lem’alar

Kıyasat-ı mantıkıye: Mantık ilminde kullanılan kıyas yöntemleri.

Kıyas-ı istisnaî: Bir kıyasın sonucunun aynı yahut karşıt halinin öncüllerde hem anlam hem de şekil bakımından bulunmasıyla meydana gelen kıyas.

Nasıl mantıkça kıyas-ı istisnaî misali olarak deniliyor: “Eğer güneş çıksa gündüz olacak.” Müsbet netice için denilir: “Güneş çıktı, öyle ise netice veriyor ki şimdi gündüzdür.” Menfî netice için deniliyor: “Gündüz yok, öyle ise netice veriyor ki güneş çıkmamış.” Mantıkça, bu müsbet ve menfî iki netice kat’îdirler. 

   Aynen böyle de şu âyet-i kerîme der ki: “Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa Habibullah’a ittiba edilecek. İttiba edilmezse netice veriyor ki: Allah’a muhabbetiniz yoktur.” Muhabbetullah varsa netice verir ki Habibullah’ın sünnet-i seniyesine ittibaı intac eder. 

Lem’alar

Burası çok önemli. Evet eğer Allah’ı seviyorsak muhakka sünnete uyumalıyız. Bu Allah’ı sevmenin gereğidir. Sünnete uyuyorsak Allah’ı seviyoruz demektir. Çünkü onun en sevdiğine benziyoruz. Cenab-ı Hakk insanlarda görmek istediği bütün güzellikler ona vermiştir. 

Evet, Cenab-ı Hakk’a iman eden, elbette ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâ-şüphe Habibullah’ın gösterdiği ve takip ettiği yoldur. 

Lem’alar 

Şimdi sünnet-i seniyenin 3 esas maksadını öğreneceğiz. 

Evet, bu kâinatı bu derece in’amat ile dolduran Zat-ı Kerîm-i Zülcemal, zîşuurlardan o nimetlere karşı şükür istemesi, zarurî ve bedihîdir. 

Lem’alar 

1. Yarattıklarından şükür istediği için sünneti vermiştir. Yani bizler sünnete uyarak Allah’ın verdiği nimetlere şükredebiliriz. En başta beş büyük nimet olan; Hayat, Vücud, İnsaniyet, İman ve İslâmiyet, Muhabbetullah nimetlerine sünnet-i seniyeye uymakla şükrediyoruz. 

   Hem bu kâinatı bu kadar mu’cizat-ı sanatla tezyin eden o Zat-ı Hakîm-i Zülcelal, elbette bilbedahe zîşuurlar içinde en mümtaz birisini kendine muhatap ve tercüman ve ibadına mübelliğ ve imam yapacaktır. 

Lem’alar 

2. İbadına imam, yarattıklarına tercüman olarak Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ı göndermiştir. Bu kadar hikmetle yarattığını sanatını bizlere anlatması için görevlendirmiştir. Sünnetin en önemli amaçlarından biride budur. 

   Hem bu kâinatı hadd ü hesaba gelmez tecelliyat-ı cemal ve kemalâtına mazhar eden o Zat-ı Cemil-i Zülkemal, elbette bilbedahe sevdiği ve izharını istediği cemal ve kemal ve esma ve sanatının en câmi’ ve en mükemmel mikyas ve medarı olan bir zata, her halde en ekmel bir vaziyet-i ubudiyeti verecek ve onun vaziyetini sairlerine numune-i imtisal edip herkesi onun ittibaına sevk edecek, tâ ki o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün. 

3. Esmalarına âyine olmak için sünnete uymalıyız. Çünkü bütün esmalar kemâl derecesinde Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’da vardır. Esmaları en çok yansıtan odur. Onun asm yolunda, onun ubudiyet şekliyle Allah’a kulluk edersek Allah’ın sanatında olam esmaları daha iyi görür ve yansıtabiliriz. Kısaca Allah’ın cemal, kemal, esma ve sanatını  ancak sünnet-i seniye ile izhar edebiliriz.

Elhasıl: Muhabbetullah, sünnet-i seniyenin ittibaını istilzam edip intac ediyor. Ne mutlu o kimseye ki sünnet-i seniyeye ittibaından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki sünnet-i seniyeyi takdir etmeyip bid’alara giriyor.

Lem’alar 

YEDİNCİ NÜKTE  

   Sünnet-i seniye, edeptir. Hiçbir meselesi yoktur ki altında bir nur, bir edep bulunmasın! Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ferman etmiş: 

 اَدَّبَنٖى رَبّٖى فَاَحْسَنَ تَاْدٖيبٖى 

Yani “Rabb’im bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeplendirmiş.” 

el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 1:224; İbni Teymiye, Mecmûu Fetâvâ, 18:375; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:70.

Evet, siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve sünnet-i seniyeyi bilen, kat’iyen anlar ki: Edebin envaını, Cenab-ı Hak habibinde cem’etmiştir. Onun sünnet-i seniyesini terk eden, edebi terk eder. 

بٖى اَدَبْ مَحْرُومْ بَاشَدْ اَزْ لُطْفِ رَبْ 

Edepsiz kişi Allah’ın lütfundan mahrum olur.

kaidesine mâsadak olur, hasaretli bir edepsizliğe düşer. 

Lem’alar 

Burada iki defa edep kelimesi geçiyor. Bunların anlamı farklıdır. Baştaki edep Esmalar ayine olmak demektir. Bu yüzden; “Sünnet-i seniye edeptir.” deniliyor. Buradaki edep çok kapsamlı bir kavramdır. İkinci edep kelimesi daha çok bildiğimiz mânasıyla olan ahlak alanındaki edeptir. Rabbimizin bizi görmek istediği şekilde davranmaktır. Nur kelimesi ise yukarıda 3. Nükte de geçtiği gibi bizi karanlıktan aydınlığa çıkaran ışık manasında kullanılmıştır. Batılın karanlığından hakikat ışığıyla kurtulmak. Çünkü neyin hak, neyin maslahat olduğunu bilmek sünnet-i seniye ile olur. 

Sual: Her şeyi bilen ve gören ve hiçbir şey ondan gizlenemeyen Allâmü’l-guyub’a karşı edep nasıl olur? Sebeb-i hacalet olan haletler, ondan gizlenemez. Edebin bir nev’i tesettürdür, mûcib-i istikrah hâlâtı setretmektir. Allâmü’l-guyub’a karşı tesettür olamaz? 

Lem’alar 

Bunun iki sebebi var. Şimdi onlara bakalım. 

Elcevap:  

   Evvela: Sâni’-i Zülcelal nasıl ki kemal-i ehemmiyetle sanatını güzel göstermek istiyor ve müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor ve nimetlerine, o nimetleri süslendirmek cihetiyle nazar-ı dikkati celbediyor. Öyle de mahlukatını ve ibadını sair zîşuurlara güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemil ve Müzeyyin ve Latîf ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve hilaf-ı edep oluyor. 

Lem’alar 

Burada çok ince bir rahmet var. Rabbimiz bizi diğer mahlukata karşı güzel göstermek istiyor. Bu yüzden kusurlarımızı örtüyor. Bizden böyle edepli davranmamızı istiyor. Düşününce çok güzel bir his, insanı çok değerli hissettiriyor. 

İşte sünnet-i seniyedeki edep, o Sâni’-i Zülcelal’in esmalarının hudutları içinde bir mahz-ı edep vaziyetini takınmaktır. 

Lem’alar 

Sâniyen: Nasıl ki bir tabip, doktorluk noktasında bir nâmahremin en nâmahrem uzvuna bakar ve zaruret olduğu vakit ona gösterilir. Hilaf-ı edep denilmez. Belki edeb-i tıp öyle iktiza eder, denilir. Fakat o tabip, recüliyet unvanıyla yahut vaiz ismiyle yahut hoca sıfatıyla o nâmahremlere bakamaz. Ona gösterilmesini edep fetva veremez. Ve o cihette ona göstermek, hayâsızlıktır. 

Öyle de Sâni’-i Zülcelal’in çok esması var. Her bir ismin ayrı bir cilvesi var. Mesela “Gaffar” ismi, günahların vücudunu ve “Settar” ismi, kusuratın bulunmasını iktiza ettikleri gibi “Cemil” ismi de çirkinliği görmek istemez. “Latîf, Kerîm, Hakîm, Rahîm” gibi esma-i cemaliye ve kemaliye, mevcudatın güzel bir surette ve  mümkün vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler. Ve o esma-i cemaliye ve kemaliye ise melaike ve ruhanî ve cin ve insin nazarında güzelliklerini, mevcudatın güzel vaziyetleriyle ve hüsn-ü edepleriyle göstermek isterler. 

Lem’alar 

Diğer sebebi ise esmasının gereğidir. Yani kemali ve cemali esmaları çirkinlik görmek istemiyor. 

İşte sünnet-i seniyedeki âdab, bu ulvi âdabın işaretidir ve düsturlarıdır ve numuneleridir. 

Lem’alar

Peki biz bize bu kadar faydası olan hem dünya, hem âhiretimiz için gerekli olan, sünnete nasıl ittiba edeceğiz? Hepsine uymaya gücümüz yeter mi? 

Bu soruların cevabı için 9. Nükteye bakıyoruz. 

DOKUZUNCU NÜKTE  

   Sünnet-i seniyenin her bir nevine tamamen bilfiil ittiba etmek, ehass-ı havassa dahi ancak müyesser olur. Ona bilfiil olmasa da bi’n-niyet, bi’l-kasd taraftarane ve iltizamkârane talip olmak, herkesin elinden gelir. Farz ve vâcib kısımlara zaten ittibaa mecburiyet var. Ve ubudiyetteki müstehab olan sünnet-i seniyenin terkinde günah olmasa dahi büyük sevabın zayiatı var. Tağyirinde ise büyük hata vardır. Âdât ve muamelattaki sünnet-i seniye ise ittiba ettikçe o âdât, ibadet olur. Etmese itab yok. Fakat Habibullah’ın âdab-ı hayatiyesinin nurundan istifadesi azalır. 

Demek ki tamamen uyamasak bile niyetmizle, taraftarlar olmakla uyabiliriz. Her işimizdw sünnete uyma niyeti olmalı. Bu sayede sünnet-i seniyenin güzelliklerinden mahrum kalmamış oluruz. Yukarıda bahsettiğimiz gibi sünnet-i seniye deyine aklımıza Ef’âl-i mükellefîn gelmeli. Zaten onların da farz ve vacip olanlarını yapma mecburiyeti var. Diğerlerine de elimizden geldiğince çalışmalıyız.

   İmam-ı Rabbanî Müceddid-i Elf-i Sânî (ra) diyor ki: “Ben seyr-ü sülûk-u ruhanîde görüyordum ki Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmdan mervî olan kelimat nurludur, sünnet-i seniye şuâı ile parlıyor. Ondan mervî olmayan parlak ve kuvvetli virdleri ve halleri gördüğüm vakit, üstünde o nur yoktu. Bu kısmın en parlağı, evvelkinin en azına mukabil gelmiyordu. Bundan anladım ki sünnet-i seniyenin şuâı, bir iksirdir. Hem o sünnet, nur isteyenlere kâfidir, hariçte nur aramaya ihtiyaç yoktur.”

İşte böyle hakikat ve şeriatın bir kahramanı olan bir zatın bu hükmü gösteriyor ki: Sünnet-i seniye, saadet-i dâreynin temel taşıdır ve kemalâtın madeni ve menbaıdır. 

 اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا اِتِّبَاعَ السُّنَّةِ السَّنِيَّةِ 

“Allahım bize Sünnet-i Seniyyeye ittiba etmeyi nasip et.”

 رَبَّنَٓا اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدٖينَ 

“Ey Rabbimiz! Biz indirdiğin kitaba inandık ve peygambere uyduk. Sen de bizi, Senin birliğine ve peygamberinin doğruluğuna şahitlik edenlerle beraber yaz.” 

( Âl-i İmrân Sûresi, 53 )

Lem’alar 

Yorum bırakın