YANGIN ASRINDA KORUYUCU ZIRH: TAKVA

Bugünkü konumuz, salih amelden bile önce gelen, Bakara suresinin ilk ayetlerinde geçen takvâ meselesi..

Öncelikle Kastamonu Lâhikası’ndan bir mektupla başlayacağız. 

Bu mektup gayet ehemmiyetlidir.

Aziz, sıddık kardeşlerim; Bugünlerde, Kur’ân-ı Hakîmin nazarında, imandan sonra en ziyade esas tutulan takvâ ve amel-i salih esaslarını düşündüm. Takvâ, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek; ve amel-i salih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır. 

Kastamonu Lâhikası

Demek ki takvâ menhiyat (yasaklar) ve günahlardan kaçınmak ve sakınmakmış. 

Daha detaylı bir açıklama ile takvâ; korkma, sakınma, Allah korkusuyla günahlardan kaçınma, Allah’ın emir ve yasaklarına uymakta titizlik göstermek, Allah’ın himayesine girmek ve azabından korunma anlamında kullanılan Kur’anî bir terimdir. Ayrıca takvalı insana Kur’an’da muttaki denir. 

Her zaman def-i şer, celb-i nef’a râcih olmakla beraber, bu tahribat ve sefahet ve câzibedar hevesat zamanında bu takvâ olan def-i mefasid ve terk-i kebair üssü’l-esas olup büyük bir rüçhaniyet kesb etmiş.

Kastamonu Lâhikası

Üstad burada bu asrı anlatıyor. Şu an tahribat, sefahet ve câzibedar hevesat zamanında yaşıyoruz. Mesela, dışarı çıktığımızda, çevremizdeki insanlarla buluştuğumuzda hatta elimizdeki telefonlarda bile bir anda karşımıza binlerce günah çıkabiliyor. Heveslerine uyan insanların yanında bulunuyoruz ve nefsimiz hemen onlara meylediyor. Çünkü nefs-i emmare her zaman kötülüğe sevk eder. Şeytana uymak ister. Maalesef şu anda dünya için ahiretini feda eden insanların olduğu bir asırda yaşıyoruz. Allah muhafaza! Bu yüzden takvâya sımsıkı sarılmalıyız. Bu ders gerçekten çok ehemmiyetli.. 

  Bu asırda ki insanları anlatan çok etkileyici bir Âyet-i Kerime var. Ona bakalım:

“Hevâ ve heveslerini kendisine mâbud edinen kimse…”

( Furkan Sûresi, 43 )

Yani heveslerini Allah’ın önünde tutmak. Mesela “Benim canım istemiyor.” diyerek namaz kılmamak gibi..

 Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takvâ bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur. 

Kastamonu Lâhikası

Burada aklımıza şu soru geliyor. Nasıl yani sadece farzları yerine getirip, büyük günahlardan kaçarak nasıl kurtulabiliriz? 

Şimdi eski zamana baktığımız zaman, misal Mevlana Celaleddin Rumi (ks.) zamanında herkesin imanı, namazı var. İnsanlar tarikatlara makamlarını yükseltmek için giriyorlardı. Bu asırda ise ‘Müslümanım’ diyenlerin namazı yok. Namazı yaşlılığa erteliyorlar. Sadece işleri düşünce Allah’a yöneliyorlar. Evet böyle dehşetli, imansız bir asır, Üstadın deyimiyle yangın asrı.. İşte bu yüzden bu asırda farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen kurtulur. 

Çünkü;

Böyle kebair-i azîme içinde amel-i salihin ihlâsla muvaffakiyeti pek azdır.

Hem, az bir amel-i salih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir. Hem, takva içinde bir nevi amel-i salih var. Çünkü, bir haramın terki vaciptir. 

Kastamonu Lâhikası

Burası çok ilginç ve önemli. (Üstad şafii olduğu için burada geçen vacip kelimesini farz anlamında kullanıyor.) Emir olduğundan dolayı, bir haramın terki farzdır. 

Bir vacibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var. Takvâ, böyle zamanlarda, binler günahın tehâcümünde (saldırısında) bir tek içtinab, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vacip işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta, niyetle, takvâ namıyla ve günahtan kaçınmak kastıyla menfî ibadetten gelen ehemmiyetli a’mâl-i salihadır.

Kastamonu Lâhikası

Peki bunu nasıl yapabiliriz? 

Misal, bir arkadaş grubun var. Maalesef bu arkadaş grubun dini meselelere pek dikkat etmiyor. O ortamda gıybetin belki iftiraların olacağını biliyorsun. Seni çağırdıkları zaman; “Rabbim ben biliyorum ki o ortamda senin razı olmayacağın işler yapılıyor. Bende senin rızan için gitmiyorum.” dersen sevap kazanıyorsun ve takvâ dairesinde hareket etmiş oluyorsun. 

Sedd-i zerai’ diye bir kavram var. Günaha giden yolu kapatmak, günahı ilk adımda engellemek anlamına geliyor. O yolun sonunda günaha girme ihtimalin varsa, o yolu kapatmak sedd-i zerai oluyor. Takvalı insanların çok az olduğu şu zamanda, senin böyle geri çekilmen sana farz sevabı kazandırıyor. 

Takvanın seviyelerine bakacağız. 

Kur’an-ı Kerim’de takva üç mertebede ifade buyrulmuştur.

1. Seviye: Ebedi olarak cehennem azabında kalmamak için iman edip, şirkten korunmak. Ebediyen cehennemde kalacak olanlar kimlerdir? İman etmeyenler ve şirk koşanlar. 

Bu hususla ilgili bir âyetin meali şöyledir. 

İnkâra sapmış olanlar o zaman kalplerini o gurura, Câhiliye dönemine ait büyüklenme duygusuna kaptırmışlardı, Allah da resulünün ve müminlerin gönüllerine huzur ve güven duygusu verdi, onları takvâ sözüne bağlı kıldı. Zaten onlar bu sözü hak etmişlerdi, onlar buna lâyıktı. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.

( Fetih, 26 )

Demek takvâ ilk önce imanla olur. “Lâ ilahe illallah” diyerek Allah’a iman etmek. “Yoktur ilah Allah’tan başka.” Önce O’ndan başka her şeyin ilahlık iddiasını ‘Lâ’ (hayır) diyerek reddetmek, sonra Allah’ın tek ilah olduğunu kabul ederek, “Allah’tan başka ilah yoktur.” demektir.

Bu ilk seviye insanın nefsi ve vicdanı arasındaki takvadır. 

2. Seviye: Büyük günahlardan kaçınmak, küçük günahları tekrar tekrar işlemekten uzak durmak ve farzları eda etmek. 

Yukarıda terk-i kebair demiştik. Peki neden burada küçük günahlar var?

Çünkü Risale-i Nur’da geçtiği gibi; 

Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var.

Lem’alar 

Peki nasıl oluyor?

Bunu da bir Hadîs-i Şeriften öğrenelim: 

“Kul bir günah işlediğinde kalbine siyah bir nükte / leke oluşur. O günahtan vazgeçer, tövbe-istiğfar ederse, kalbi cilalanmış olup temizlenir. Eğer tekrar günaha dönerse / yine günah işlerse, bu siyah leke daha da fazlalaşır ve  (günahların işlenmesine paralel olarak) kalbin tamamını sarmaya başlar.

(Müslim, İmân, 231; Tirmizî, Tefsîr, 75)

Kalbi katılaşır, gözleri görmez, kulakları duymaz tabii ki hepsi manevi anlamda olur. Görür ama Allah namına bakamaz. 

O ülkelerin halkı inansalar ve günahtan sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık. Fakat yalanladılar; biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik.

( A’râf, 96 )

Bu âyeti nefsimize almalıyız. Âyet-i Kerime’de: Eğer; “…günahtan sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık…”  Buyruluyor. 

İste bu zamanda olan pahalılık, bereketsizlik belkide takvâ olmadığından dolayıdır. Takvâsızlık yüzünden üstümüzden bereket çekilmiştir.

Tabii ki bütün bunlar bizi ümitsizliğe düşürmemelidir. Takva zaten Allah’tan korkmak demektir. Bizlerin her zaman havf (korku) ve reca (ümit) arasında olmamız gerekiyor. Bazen nefis insanı sadece ümit tarafına yönlendiriyor. “Ya Allah merhametlidir, affeder. Namazlarımı sonra kılarım. Kaza ederim.” diyerek ümit kapısına tutunuyor. İşte bunu dengelemek için biraz korku gerekiyor. Takva bu dengeyi sağlıyor. O korku olmalı ki günahlardan sakınabilelim.

İşte bu 2. seviye insanlarla aramızda olan takvâdır. 

Şimdi takvanın en üst seviyesine geçiyoruz. 

3. Seviye: Bütün benliğiyle Allah’a dönmek ve insanı Allah’tan alıkoyan her şeyden uzak durmak..

Hakiki takvâ budur. Kur’an-ı Kerim’de inanan insanlardan bu takvâya sahip olmaları istenmektedir. 

Bu seviyedeki takvâ Allah ile aramızda olan takvâdır. 

Takvânın bu 3. seviyesine ihsan denir. 

Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm ihsan kelimesini şöyle açıklıyor:

“İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi hareket etmendir. Sen O’nu görmüyosan, şüphesiz O seni görmektedir.”

Yani 7/24 Allah’ın bizi gördüğünü bilmeli ve öyle hareket etmeliyiz. 

Başka bir Hâdis-i Şerifle devam edelim. 

“Helâl bellidir; haram da bellidir. İkisinin arasında ise birtakım şüpheli şeyler vardır ki insanların çoğu bunları bilmezler. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve ırzını (namus ve haysiyetini) korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşmüş olur…”

(Müslim, Müsâkât, 107)

Yukarıda bahsettiğimiz gibi sedd-i zerai meselesi, şüpheli şeylerden korunmamız gerekiyor. 

Takva, Bakara suresinin ilk âyetlerinde geçiyordu, şimdi o âyetlere bakalım. 

İşte kitap; onda asla şüphe yoktur. O, günahtan sakınanlar için bir rehberdir. (Onlar) gayba iman ederler, namazı kılarlar, kendilerine verdiklerimizden hayra harcarlar; Sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler ve âhirete de onlar kesin olarak inanırlar. Rableri tarafından gösterilen doğru yol üzerinde olanlar ancak onlardır ve kurtuluşa erenler de yalnızca onlardır.

( Bakara, 1-5 )

Bu kurtuluş mevzusuyla ilgili Peygamber Efendimiz’in (asm) çok güzel bir Hâdis-i Şerifi var. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:

– İnsanları cennete en fazla götürecek şey nedir? diye soruldu.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

– “Allah’a saygı (takvâ) ve güzel ahlâktır” buyurdu.

( Tirmizî )

“…Kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu gösterir.

 Ve ona hiç beklemediği yerden rızık verir…”

( Talâk, 2-3 )

Şeytan bazen bize bu rızık yönünden yaklaşıyor. Misal, bi yerde çalışacaksın ama patron namaz kılmana izin vermiyor. Geçimimi sağlamam gerekiyor diyerek gitsen üç kuruş dünya malı için namazından olacaksın. Oysaki Allah rızka kefildir. “Takvalı olursan, sana çıkış yolu gösteririm.” diyor.

Evet;

“…Kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu gösterir. Ve ona hiç beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a dayanıp güvenirse Allah ona yeter. Şüphesiz Allah dilediği şeyi sonuca ulaştırır. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.”

( Talâk, 2-3 )

Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.

( Hucurât, 13 )

Allah Resûlü (asm) Vedâ Hutbesinde: 

“Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Allah katında en kıymetliniz, takvası çok olan Müslümandır. Arabın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.” 

Buyurmuştur. 

Peki bu kadar günahlara karşı kendimizi nasıl koruyacağız?  

Üstad Hazretleri Kastamonu Lâhikası’nda geçen bir başka mektubunda diyor ki:

Bugünlerde hatırıma geldi ki, hayat-ı içtimaiyeye giren hangi şeye temas etse, ekseriyetle günahlara mâruz kalıyor. Her cihette günahlar serbestçe insanı sarıyorlar. “Bu kadar günahlara karşı insanın hususî ibadeti ve takvâsı nasıl mukabele edebilir?” diye meyusâne düşündüm.

Cevap olarak şöyle diyor. 

Risale-i Nur’un hakikî ve sadık şakirtlerinin mâbeynlerindeki düstur-u esasiye olan iştirak-i a’mâl-i uhreviye (uhrevî işlerde iştirak etmek) kanunuyla ve samimî ve hâlis tesanüd sırrıyla herbir hâlis, hakikî şakirt, bir dille değil, belki kardeşleri adedince dillerle ibadet edip istiğfar eder. Bin taraftan hücum eden günahlara, binler dille mukabele eder. Bazı melâikenin kırk bin dille zikrettikleri gibi, hâlis, hakikî, müttakî bir şakirt dahi kırk bin kardeşinin dilleriyle ibadet eder, necata müstehak ve inşaallah ehl-i saadet olur.

Kastamonu Lâhikası 

Başta okuduğumuz mektuba dönelim:

Aziz kardeşlerim, işte böyle bir zamanda, bu dehşetli hâdisâta karşı, ihlâs kuvvetinden sonra bizim en büyük kuvvetimiz, iştirâk-i a’mâl-i uhrevî düsturuyla birbirimize kalemlerle, herbirinin a’mâl-i saliha defterine hasenat yazdırdıkları gibi; lisanlarıyla, herbirinin takvâ kalesine ve siperine kuvvet ve imdat göndermektir. 

Kastamonu Lâhikası

Buradaki amaç aslında bir topluluğa bağlı olmaktır. Çünkü şu an şeytan bizi yalnız olduğumuz zaman avlıyor. İnsan yalnız kaldığında yavaş yavaş günaha batıyor. Ama bir topluluğun içinde olursa, dualara, tövbelere iştirak ederse, Kur’an’ın zırhı ile ve takvâ kalesiyle korunuyor. 

O zaman yalnız kalmamalıyız. Hayırlı arkadaşlarla, hayırlı bir çevreyle ilerlemeliyiz ki düşmeyelim. Çünkü düşebiliriz. İmanı elde tutmanın, kor ateşi elde tutmak gibi zor olduğu bir asırda yaşıyoruz. Kendimize güvenmemiz hata olur. 

Âyet-i Kerime’de denildiği gibi;

“…İyilik ve takvâ hususunda yardımlaşın, günah ve haksızlık yolunda yardımlaşmayın. Allah’tan korkun, çünkü Allah’ın cezası çetindir.”

( Mâide, 2 ) 

Ey ehl-i iman! Bu müthiş düşmanlarınıza karşı zırhınız, Kur’ân tezgâhında yapılan takvâdır. Ve siperiniz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Sünnet-i Seniyyesidir. Ve silâhınız, istiâze ve istiğfar ve hıfz-ı İlâhiyeye ilticadır.

Lem’alar 

El Bâki Hüvel Bâki 

Yorum bırakın