Bir Kuyuya Düşsen Yanına ne alırdın?

Bugünkü dersimiz de 8. Sözü inceleyeceğiz ve anlamaya çalışacağız. 

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ 

 اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ ٭ اِنَّ الدّٖينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ

“Allah Teâlâ ki, Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Hayy Odur (Hayatı ezelî ve ebedî olan ve bütün varlıklara hayat veren Odur). Kayyum Odur (Bizzat kâim olan Odur. Varlığı sonsuza kadar devam eder, bütün varlıklar Onunla ayakta durur ve varlıkları Onunla devam eder).” 

Bakara Sûresi, 2:255.

“Şüphesiz ki Allah katında makbul olan din İslâm dinidir.” 

Âl-i İmran Sûresi, 3:19.

Sözler 

Sekizinci Sözde biraz hayatın neresinde olduğumuzu anlamaya çalışacağız. Ehli ilim ve küfrün farklarını mukayese edeceğiz. 

Şu dünya ve dünya içindeki ruh-u insanî ve insanda dinin mahiyet ve kıymetlerini ve eğer din-i hak olmazsa dünya bir zindan olması ve dinsiz insan, en bedbaht mahluk olduğunu ve şu âlemin tılsımını açan, ruh-u beşerîyi zulümattan kurtaran 

 يَا اَللّٰهُ  ve  لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ  

olduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle: 

Sözler 

Ne diyor bakalım: “Eğer bu dünyada din-i hak olmazsa” âyette de dediği gibi Allah katında makbul olan din İslamdır. Yani bu dünyada İslam dini olmazsa hayatın ne kadar kötü, bedbaht bir yere dönüştüğünü anlamak için şu temsili hikâyeciğe bakıyoruz. 

Eski zamanda iki kardeş, uzun bir seyahate beraber gidiyorlar. Gitgide tâ yol ikileşti. O iki yol başında ciddi bir adamı gördüler. Ondan sordular: “Hangi yol iyidir?” O dahi onlara dedi ki: “Sağ yolda kanun ve nizama tebaiyet mecburiyeti vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saadet vardır. Sol yolda ise serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şakavet vardır. Şimdi intihabdaki ihtiyar sizdedir.” 

Sözler

Baktığımızda gerçekten kanunlara göre hareket etmek de bir külfet zorluk var. Ama o külfet içinde büyük bir emniyet var. Diğer yolda zahiren çok rahat görünüyor, kural yok ve özgürsün. Ama o hürriyet ve serbestlik içinde büyükbir emniyetsizlik var. Manen büyük bir ağırlığı var. 

  İntihabdaki İhtiyar, yani bu iki yoldan birini seçerken tercih tamamen bizdedir.

Bunu dinledikten sonra güzel huylu kardeş sağ yola 

 تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ  (Allah’a tevekkül ettik.)

deyip gitti ve nizam ve intizama tebaiyeti kabul etti. Ahlâksız ve serseri olan diğer kardeş, sırf serbestlik için sol yolu tercih etti. Zahiren hafif, manen ağır vaziyette giden bu adamı hayalen takip ediyoruz: 

Sözler

Buradaki misallere dikkat edelim. Çünkü her örnek bir şeyi temsil ediyor. Evet şimdi sol yolun yolcusunu takip ediyoruz. 

İşte bu adam, dereden tepeden aşıp gitgide tâ hâlî bir sahraya girdi. Birden müthiş bir sadâ işitti. Baktı ki dehşetli bir arslan, me şelikten çıkıp ona hücum ediyor. O da kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde susuz bir kuyuya rast geldi. Korkusundan kendini içine attı. Yarısına kadar düşüp elleri bir ağaca rast geldi, yapıştı. Kuyunun duvarında göğermiş olan o ağacın iki kökü var. İki fare, biri beyaz biri siyah, o iki köke musallat olup kesiyorlar. Yukarıya baktı, gördü ki arslan, nöbetçi gibi kuyunun başında bekliyor. Aşağıya baktı, gördü ki dehşetli bir ejderha, içindedir. Başını kaldırmış, otuz arşın yukarıdaki ayağına takarrub etmiş. Ağzı kuyu ağzı gibi geniştir. Kuyunun duvarına baktı, gördü ki ısırıcı muzır haşerat, etrafını sarmışlar. Ağacın başına baktı, gördü ki bir incir ağacıdır. Fakat hârika olarak muhtelif çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar başında yemişleri var.

Sözler 

Çok dehşetli ve acayip bir durumun içine düştüğünü görüyoruz. Kuyudaki halini daha iyi tefekkür etmek için inceleyelim. Yarısına kadar düşmüş, siyah ve beyaz olan fareler tutunduğu dalı sürekli olarak kesiyor, bir yerden sonra kırılacak. Onu kovalayan aslan tepesinde ve aşağıda ise ejderha var. Etrafında ise muzır haşereler var. Çok korkunç ve dehşetli bir halde olduğu aşikar.  Tüm bunların yanında tutunduğu ağacın, incir ağacı olmasına rağmen türlü türlü meyveler verdiğini görüyor.  Şimdi bu adam böyle dehşetli bir durumda olduğu halde, hiçbir olayı düşünmeden, umursamadan sadece o meyveleri yerse biz o adamın aklından şüphe etmez miyiz? Yani bunların hepsi tesadüf eseri olabilir mi?

Belli ki sana bir şey anlatılmak isteniyor. 

İşte şu adam, sû-i fehminden, akılsızlığından anlamıyor ki bu âdi bir iş değildir. Bu işler tesadüfî olamaz. Bu acib işler içinde garib esrar var. Ve pek büyük bir işleyici var olduğunu intikal etmedi. Şimdi bunun kalbi ve ruh ve aklı, şu elîm vaziyetten gizli feryad u figan ettikleri halde; nefs-i emmaresi, güya bir şey yokmuş gibi tecahül (bildiği halde bilmemezlikten gelme) edip ruh ve kalbin ağlamasından kulağını kapayıp kendi kendini aldatarak bir bahçede bulunuyor gibi o ağacın meyvelerini yemeye başladı. Halbuki o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzır idi. 

Sözler

Bunların neyi temsil ettiğinden biraz bahsedelim. Bu iki adamdan bir kafir ve gafil insanları diğeri ise mü’minleri temsil ediyor. Bir yere kadar beraber gitmişlerdi ondan sonra yol ikiye ayrılmıştı. İşte o zamana kadar olan süreç insanın 15 yaşını temsil ediyor. O yaşa kadar günah ve sevaplar tam idrak edilmediğinden sorumlu değiliz. O yaşa kadar kafir veya Müslüman fark etmeden hepimiz aynı yolda gidiyoruz. 15 yaşına girdiğimizde günah ve sevap yazılacağı için karşımıza iki yol, iki seçenek çıkıyor. Ya hak yolu ya da batıl yolu seçeneğimiz yer. Yolları anlatan o ciddi adam ise başta Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ı sonra onun yolundan giden, insanlara hakikati anlatan büyükleri, âlimleri temsil ediyor. 

  Sağ yolun en önemli özelliği kanun ve nizamdı. Baktığımız zaman İslâmiyet dairesi içinde bazı kurallar var, şeriat var. Biz bunlara uymakla yükümlüyüz. Bu kuralar bazen bize külfet gibi gelebiliyor. Nefsimize ağır geliyor. Ama biz bunlara uyduğumuz zaman bir emniyet içinde oluyoruz. 

Misal, dünya hayatında trafik kurallarının olmadığını düşünün. Olduğu halde bu kadar kaza oluyor. Eğer olmasaydı asla dışarı çıkamazdık. Her gün sayısız kaza olur, büyük bir kargaşa çıkardı. Demek ki her şeyde bir kanun ve nizam olması gerekir. Bu kuralların hepsi bizim için var. Şeriat kurallarına baktığımız zaman hepsinin bizi korumak için olduğunu görebiliyoruz. Hem bu dünyada hem de ahiret için büyük bir emniyet sağlıyor. 

  Hikayedeki sahra bu dünyayı, aniden çıkan aslan ise ecel ve ölümü temsil ediyor. Aniden çıkması ise ölümün her an gelebileceğine dikkat çekiyor. Kuyunun derinliği 60 arşındı. Bu da insanın ortalama 60 yıl ömrünü temsil ediyor. Tutunduğu dalın kökünü ısıran siyah ve beyaz fareler de gece ve gündüzü temsil ediyor. Her gece ve gündüz geçtiğinde ömrümüzü azalıyor. Aşağıdaki ejderha kabri temsil ediyor. Etrafımızda olan haşereler ise dünyadaki musibetleri temsil ediyor. Musibetler bize kötü görünebilir.  Aslında onlar Allah’ın bize yaptığı uyarılardır. O musibetlerle bize nerede olduğumuzu hatırlatıyor. Gaflete düşmemize engel oluyor. 

Şimdi hikayeye devam edelim. 

Bir hadîs-i kudsîde Cenab-ı Hak buyurmuş: 

 اَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدٖى بٖى  

“Ben kulumun zannı üzereyim (yani kulum Beni nasıl tanırsa, ona öyle muamele ederim).” 

(Buharî, Tevhid: 15, 35; Müslim, Tevbe: 1, Zikr: 2, 19; Tirmizî, Zühd: 51, Daavât: 131; İbni Mâce, Edeb: 58; Dârimî, Rikak: 22; Müsned, 2:251, 315, 391, 412, 445, 482, 516, 517, 524, 534, 539, 3:210, 277, 491, 4:106.l

Yani “Kulum beni nasıl tanırsa onunla öyle muamele ederim.” İşte bu bedbaht adam, sû-i zan ile ve akılsızlığı ile, gördüğünü âdi ve ayn-ı hakikat telakki etti ve öyle de muamele gördü ve görüyor ve görecek. Ne ölüyor ki kurtulsun, ne de yaşıyor, böylece azap çekiyor. 

Sözler 

Bu hâdisi iki şekilde yorumlamak gerekiyor. Öncelikle biz kafamıza göre zanda bulunamayız. Şeriat kanunlarına göre Allah’ın isim ve sıfatlarına bakarak Allah’ı tanımalıyız. Allah’ı nasıl bilirsek, tanırsak bize öyle muamele eder. O’nu ne kadar merhametli bilirsek, adaletine güvenirsek Allah’ta bize öyle muamele eder. Günlük yaşantımızda da bu böyledir. Nasıl zanda bulunursak o şekilde muamele görüyoruz. 

   Sol yolun yolcusu, her şey bu kadar acayip olduğu halde sıradan gibi davranıyordu. Kendimize baktığımızda sadece gece ve gündüzün değişmesi bile bize çok şey anlatırken, bizler sıradan görüyoruz. Bu duruma alıştığımız için fark edemiyoruz. Sonra ölüm hakikati ve diğerleri, kısaca yaratılan her şey bize Allah’ı tanıtıyor. Allah-u Teâla bunlardan bir ders çıkarmamızı istiyor. 

İşte bu bedbaht adam, sû-i zan ile ve akılsızlığı ile, gördüğünü âdi ve ayn-ı hakikat telakki etti ve öyle de muamele gördü ve görüyor ve görecek. Ne ölüyor ki kurtulsun, ne de yaşıyor, böylece azap çekiyor. Biz de şu meş’umu, bu azapta bırakıp döneceğiz tâ öteki kardeşin halini anlayacağız. 

Sözler

Şimdi sağ yolun yolcusu olan akılı kardeşi takip edelim. 

İşte şu mübarek akıllı zat gidiyor. Fakat biraderi gibi sıkıntı çekmiyor. Çünkü güzel ahlâklı olduğundan güzel şeyleri düşünür, güzel hülyalar eder. Kendi kendine ünsiyet (dostluk) eder. Hem biraderi gibi zahmet ve meşakkat çekmiyor. Çünkü nizamı bilir, tebaiyet eder, teshilat görür. Asayiş ve emniyet içinde serbest gidiyor.

Sözler 

Buraya dikkat edelim. “Güzel ahlâklı olduğundan güzel şeyleri düşünür.” Üstadın her zaman söylediği gibi: “Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.” (Mektubat) 

Demek ki güzel düşünerek bu kaideye uymak için güzel ahlâklı olmak gerekir. Zaten insan güzel ahlâklı olursa ona her şey güzel görünür. Kötü ahlâklı olursa, zaten kişi kendinden bilir işi, kendisi nasılsa karşısındakini de öyle telâkki eder. İnsan ahlâkını güzelleştirmeye çalıştıkça hem imanını tahkikileşir. Hem de ahlâklı olduğundan Allah ona güzel düşündürür ve güzel şeyler yaşatır. 

 İşte bir bahçeye rast geldi. İçinde hem güzel çiçek ve meyveler var. Hem bakılmadığı için murdar şeyler de bulunuyor. Kardeşi dahi böyle birisine girmişti. Fakat murdar şeylere dikkat edip meşgul olmuş, midesini bulandırmış. Hiç istirahat etmeden çıkıp gitmişti. Bu zat ise “Her şeyin iyisine bak.” kaidesiyle amel edip murdar şeylere hiç bakmadı. İyi şeylerden iyi istifade etti. Güzelce istirahat ederek çıkıp gidiyor.

Sözler 

Bu bahçede toplum hayatını temsil ediyor. Toplum hayatına baktığımızda iyi ve kötü şeyler  bir arada bulunuyor. Marifet, o çirkin şeyleri görmeyip güzel olanlara odaklanmaktır. Zaten imtihan yurdundayız. Her şeyin güzel olmasını bekleyemeyiz. Toplum hayatında karşılaştığımız herkes iyi, takvalı kişiler olamaz. Öncelikle biz öyle miyiz? Ona da bakmak gerekiyor. 

Sonra gitgide bu dahi evvelki biraderi gibi bir sahra-i azîmeye girdi. Birden hücum eden bir arslanın sesini işitti. Korktu fakat biraderi kadar korkmadı. Çünkü hüsn-ü zannıyla ve güzel fikriyle “Şu sahranın bir hâkimi var. Ve bu arslan, o hâkimin taht-ı emrinde bir hizmetkâr olması ihtimali var.” diye düşünüp teselli buldu. Fakat yine kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde bir susuz kuyuya rast geldi, kendini içine attı. Biraderi gibi ortasında bir ağaca eli yapıştı, havada muallak kaldı. Baktı iki hayvan, o ağacın iki kökünü kesiyorlar. Yukarıya baktı arslan, aşağıya baktı, bir ejderha gördü. Aynı kardeşi gibi bir acib vaziyet gördü. Bu dahi tedehhüş etti. Fakat kardeşinin dehşetinden bin derece hafif. Çünkü güzel ahlâkı, ona güzel fikir vermiş ve güzel fikir ise ona her şeyin güzel cihetini gösteriyor. 

Sözler 

Burası çok önemli, oda aynı diğer kardeşin yaşadıklarını yaşıyor. Evet Allah-u Teâlâ hepimizi bu dünyaya gönderdi. Kafir, Müslüman hepimiz aynı yollardan geçip, aynı şeyleri yaşıyoruz. Ama bakış açısı her şeyi değiştiriyor. Şimdi de güzel bakmakla bu kadar dehşetli bir olayın dahi güzel görülebildiğini göreceğiz. İslâmî bakış girince her şeyin nasıl değiştiğine bakalım. Bu kardeşte aslandan kaçıyor. Evet Müslümanlar olarak bizde ölümden korkabiliriz. Ama asla bir kafir veya gafil bir Müslüman kadar dehşete kapılmayız. Eğer ölüme karşı çok dehşetli tepkilerimiz varsa imanımızı kontrol etmeliyiz. 

İşte bu sebepten şöyle düşündü ki: Bu acib işler, birbiriyle alâkadardır. Hem bir emir ile hareket ederler gibi görünüyor. Öyle ise bu işlerde bir tılsım vardır. Evet, bunlar, bir gizli hâkimin emriyle dönerler. Öyle ise ben yalnız değilim, o gizli hâkim bana bakıyor; beni tecrübe ediyor, bir maksat için beni bir yere sevk edip davet ediyor. 

   Şu tatlı korku ve güzel fikirden bir merak neş’et eder ki: Acaba beni tecrübe edip kendini bana tanıttırmak isteyen ve bu acib yol ile bir maksada sevk eden kimdir? Sonra, tanımak merakından tılsım sahibinin muhabbeti neş’et etti ve şu muhabbetten, tılsımı açmak arzusu neş’et etti ve o arzudan, tılsım sahibini razı edecek ve hoşuna gidecek bir güzel vaziyet almak iradesi neş’et etti. 

   Sonra ağacın başına baktı, gördü ki incir ağacıdır. Fakat başında, binlerle ağacın meyveleri vardır. O vakit bütün bütün korkusu gitti. 

Sözler

Temsile baktığımızda tek bir ağaçtan farklı meyveler çıkması bize şaşırtıcı geldi. Aslında bunun örneğini çok fazla görüyoruz. Tek bir topraktan farklı bir sürü ağaç, meyve ve çiçek çıkıyor. Toprak kuru, tatsız ve renksiz olduğu halde ondan bir sürü sulu, lezzetli, renkli meyveler çıkıyor. Bu durum bir şeyden her şeyi yapan bir Yaratıcı olduğunu ispatlıyor. Aynı zamanda meyvelere baktığımızda Yaratıcının ne kadar merhametli olduğunu ve bütün bu meyvelerin bir sergi için yaratıldığını, asıl meyvelerin cennete olduğunu, bunların sadece sergi için yapılan numuneler olduğunu anlıyoruz. Dikkatli düşündüğümüzde temsilde geçen her olayın birbiriyle alakadar olduğunu fark edebiliriz. Her olay bize bir şeyler anlatıyor. Bütün bu sanatlar Sanatkâra olan merakımızı arttırıyor. O’nu (c.c.) tanımaya başladığımız zaman sevmemek mümkün değildir. Allah’ı yeterince sevmeyen biri onu hakkıyla tanıyamamıştır. 

Sonra ağacın başına baktı, gördü ki incir ağacıdır. Fakat başında, binlerle ağacın meyveleri vardır. O vakit bütün bütün korkusu gitti. Çünkü kat’î anladı ki bu incir ağacı, bir listedir, bir fihristedir, bir sergidir. O mahfî hâkim, bağ ve bostanındaki meyvelerin numunelerini, bir tılsım ve bir mu’cize ile o ağaca takmış ve kendi misafirlerine ihzar ettiği et’imeye birer işaret suretinde o ağacı tezyin etmiş olmalı. Yoksa bir tek ağaç, binler ağaçların meyvelerini vermez. 

   Sonra niyaza başladı. Tâ tılsımın anahtarı ona ilham oldu. Bağırdı ki: “Ey bu yerlerin hâkimi! Senin bahtına düştüm. Sana dehalet ediyorum ve sana hizmetkârım ve senin rızanı istiyorum ve seni arıyorum.” Ve bu niyazdan sonra, birden kuyunun duvarı yarılıp şahane, nezih ve güzel bir bahçeye bir kapı açıldı. Belki ejderha ağzı, o kapıya inkılab etti ve arslan ve ejderha, iki hizmetkâr suretini giydiler ve onu içeriye davet ediyorlar. Hattâ o arslan, kendisine musahhar bir at şekline girdi. 

Sözler 

Bu dehşetli hal birden güzel bir hale geldi. Şimdi arslan ölümü temsil ediyordu. Biz ehli dünya veya kafirin gözüyle ölüme baktığımızda çok büyük bir dehşete kapılırız. Çünkü ölüm kesin olarak gelecek ve yok olacağız. İman gözüyle baktığımızda ölüm bize musahhar bir at şekline giriyor. Çünkü Mü’minler için ölüm yok oluş değil, âhirete giden sevdiklerimize, peygamberlere kavuşma vesilesidir. Burası imtihan yurdu olduğuna göre, ölümle imtihan yurdundan mükâfat yurduna gideceğiz. Gerçek evimize kavuşacağız. Ölüm bizim için ebediyete ve bütün bu güzelliklere giden geçiş bineği oluyor. 

İşte ey tembel nefsim ve ey hayalî arkadaşım! Geliniz, bu iki kardeşin vaziyetlerini muvazene edelim. Tâ iyilik, nasıl iyilik getirir ve fenalık, nasıl fenalık getirir; görelim, bilelim. 

Sözler

Şimdi Üstad bu iki kardeşin durumunu karşılaştırıyor. 

Bakınız, sol yolun bedbaht yolcusu, her vakit ejderhanın ağzına girmeye muntazırdır, titriyor. Ve şu bahtiyar ise meyvedar ve revnaktar bir bahçeye davet edilir.

Sözler 

Ejderha kabri temsil ediyordu. Müslümanlar için kabir cennet bahçelerinden bir bahçedir. Kafirler için ise cehennem çıkarlarından bir çukurdur. 

 Hem o bedbaht, elîm bir dehşette ve azîm bir korku içinde kalbi parçalanıyor. Ve şu bahtiyar ise leziz bir ibret, tatlı bir havf (korku), mahbub bir marifet içinde garib şeyleri seyir ve temaşa ediyor. Hem o bedbaht, vahşet ve meyusiyet ve kimsesizlik içinde azap çekiyor. Ve şu bahtiyar ise ünsiyet ve ümit ve iştiyak içinde telezzüz ediyor. Hem o bedbaht, kendini vahşi canavarların hücumuna maruz bir mahpus hükmünde görüyor. Ve şu bahtiyar ise bir aziz misafirdir ki misafiri olduğu Mihmandar-ı Kerîm’in acib hizmetkârları ile ünsiyet edip eğleniyor.

Sözler 

İman gözlüğünü çıkardığımız zaman kendimizi yaşamak için gayret eden, her şeyle mücadele etmek zorunda olan ve herkesin bize saldırma ihtimali olduğunu düşünerek yaşamaya devam eden bedbaht biri olarak görüyoruz. İman gözlüğü ile bakarsak kendimizi aziz bir misafir olarak görüyoruz. Çünkü insan bütün yaratılmışların en üstünüdür. Bahsettiğimiz gece gündüz bütün bu kainat bize hizmetkâr olarak yaratılmış. 

 Hem o bedbaht zahiren leziz, manen zehirli yemişleri yemekle azabını tacil ediyor. Zira o meyveler, numunelerdir, tatmaya izin var, tâ asıllarına talip olup müşteri olsun. Yoksa hayvan gibi yutmaya izin yoktur. 

Sözler 

Evet bu dünyadaki bütün nimetler cennetin sergisidir. Bizim görevimiz onları tadıp asıllarına talip olmaktır. Cennete gitme iştiyakımızın artması için Allah onları numune olarak yaratmıştır. Buradaki hayvan gibi yutmak tabiri Allah’ı düşünmeden, o nimeti yerken tefekkür etmeden sadece hırsla yemek anlamında kullanılmıştır. Bu tabi kii kendini kısıtlamak değil, helal dairede insan tabiki nimetleri tadar, eğlenir.

Ve şu bahtiyar ise tadar, işi anlar, yemesini tehir eder ve intizar ile telezzüz eder. 

Evet biz bu dünyaya helal dairede eğleniriz. Ama bütün amacımız bu olamaz. Sadece eğlenmek, gezmek, üniversiteyi kazanmak, evlenmek gibi şeyler olmamalı. Bunlar güzel şeylerdir ama asla asıl amaç olamazlar. Asıl amacımız Rabbimizi tanımak, kulluk etmektir. 

Hem o bedbaht, kendi kendine zulmetmiş. Gündüz gibi güzel bir hakikati ve parlak bir vaziyeti, basîretsizliği ile kendisine muzlim ve zulümatlı bir evham, bir cehennem şekline getirmiş. Ne şefkate müstahaktır ve ne de kimseden şekvaya hakkı vardır. 

Mesela, bir adam, güzel bir bahçede, ahbaplarının ortasında, yaz mevsiminde, hoş bir ziyafetteki keyfe kanaat etmeyip kendini pis müskirlerle sarhoş edip; kendisini kış ortasında, canavarlar içinde aç, çıplak tahayyül edip bağırmaya ve ağlamaya başlasa, nasıl şefkate lâyık değil, kendi kendine zulmediyor. Dostlarını canavar görüp tahkir ediyor. İşte bu bedbaht dahi öyledir. Ve şu bahtiyar ise hakikati görür. Hakikat ise güzeldir. Hakikatin hüsnünü derk etmekle hakikat sahibinin kemaline hürmet eder, rahmetine müstahak olur. İşte “Fenalığı kendinden, iyiliği Allah’tan bil.” olan hükm-ü Kur’anînin sırrı zahir oluyor. 

   Daha bunlar gibi sair farkları muvazene etsen anlayacaksın ki evvelkisinin nefs-i emmaresi, ona bir manevî cehennem ihzar etmiş. Ve ötekisinin hüsn-ü niyeti ve hüsn-ü zannı ve hüsn-ü hasleti ve hüsn-ü fikri, onu büyük bir ihsan ve saadete ve parlak bir fazilete ve feyze mazhar etmiş.

Ey nefsim ve ey nefsimle beraber bu hikâyeyi dinleyen adam! Eğer bedbaht kardeş olmak istemezsen ve bahtiyar kardeş olmak istersen, Kur’an’ı dinle ve hükmüne mutî ol ve ona yapış ve ahkâmıyla amel et. 

   Şu hikâye-i temsiliyede olan hakikatleri eğer fehmettin ise hakikat-i dini ve dünyayı ve insanı ve imanı ona tatbik edebilirsin. Mühimlerini ben söyleyeceğim, incelerini sen kendin istihraç et. 

   İşte bak! O iki kardeş ise biri ruh-u mü’min ve kalb-i salihtir. Diğeri, ruh-u kâfir ve kalb-i fâsıktır. 

(Fasık: İnandığı gibi yaşamayan, bilmemezlikten gelen.)

   Ve o iki tarîkten sağ ise tarîk-i Kur’an ve imandır, sol ise tarîk-ı isyan ve küfrandır. 

   Ve o yoldaki bahçe ise cemiyet-i beşeriye ve medeniyet-i insaniye içinde muvakkat hayat-ı içtimaiyedir ki hayır ve şer, iyi ve fena, temiz ve pis şeyler beraber bulunur. Âkıl odur ki: 

 خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَرْ Duru olanı al; bulanık olanı bırak!

kaidesiyle amel eder, selâmet-i kalp ile gider. 

   Ve o sahra ise şu arz ve dünyadır. Ve o arslan ise ölüm ve eceldir. Ve o kuyu ise beden-i insan ve zaman-ı hayattır. Ve o altmış arşın derinlik ise ömr-ü vasatî ve ömr-ü galibî olan altmış seneye işarettir. Ve o ağaç ise müddet-i ömür ve madde-i hayattır. Ve o siyah ve beyaz iki hayvan ise gece ve gündüzdür. 

   Ve o ejderha ise ağzı kabir olan tarîk-ı berzahiye ve revak-ı uhrevîdir. Fakat o ağız, mü’min için zindandan bir bahçeye açılan bir kapıdır. 

   Ve o haşerat-ı muzırra ise musibat-ı dünyeviyedir. Fakat mü’min için gaflet uykusuna dalmamak için tatlı ikazat-ı İlahiye ve iltifatat-ı Rahmaniye hükmündedir. 

Ve o ağaçtaki yemişler ise dünyevî nimetlerdir ki Cenab-ı Kerîm-i Mutlak, onları âhiret nimetlerine bir liste hem ihtar edici hem müşabihleri hem cennet meyvelerine müşterileri davet eden numuneler suretinde yapmış. 

Sözler 

Bu konuyla ilgili olan bir ayeti zikredelim.

“İman eden ve iyi işler yapanlara, kendileri için zemininden ırmaklar akan cennetler bulunduğu müjdesini ver. Onlara cennetteki meyvelerden biri rızık olarak her sunulduğunda, “Bu daha önce de bize rızık olarak verilendir” derler. O kendilerine, benzer şekilde verilmiştir. Ayrıca orada kendileri için tertemiz eşler de vardır ve orada onlar sonsuza kadar kalıcıdırlar.”

(Bakara Suresi, 25)

Ve o ağacın birliğiyle beraber muhtelif başka başka meyveler vermesi ise kudret-i Samedaniyenin sikkesine ve rububiyet-i İlahiyenin hâtemine ve saltanat-ı uluhiyetin turrasına işarettir.

Sözler 

Baktığım her şeyde bizi Allah’a götüren işaretler vardır. 

Çünkü “Bir tek şeyden her şeyi yapmak” yani bir topraktan bütün nebatat ve meyveleri yapmak, hem bir sudan bütün hayvanatı halk etmek, hem basit bir yemekten bütün cihazat-ı hayvaniyeyi icad etmek; bununla beraber “Her şeyi bir tek şey yapmak” yani zîhayatın yediği gayet muhtelifü’l-cins taamlardan o zîhayata bir lahm-ı mahsus yapmak, bir cild-i basit dokumak gibi sanatlar; Zat-ı Ehad-i Samed olan Sultan-ı ezel ve ebed’in sikke-i hâssasıdır, hâtem-i mahsusudur, taklit edilmez bir turrasıdır. Evet, bir şeyi her şey ve her şeyi bir şey yapmak; her şeyin Hâlık’ına has ve Kàdir-i külli şey’e mahsus bir nişandır, bir âyettir. 

Sözler

Bir şeyden her şeyi yapmaktan bahsettik. Toprak bir şey olduğu halde ondan bir sürü şey çıkıyor. Her şeyden bir şey yapmaya ise şöyle bir örnek verebiliriz. Bizler farklı bir sürü şey yiyoruz ama hepsi vücudumuzda birleşiyor ve bir şey oluyor. 

Ve o tılsım ise sırr-ı iman ile açılan sırr-ı hikmet-i hilkattir…

Bir tılsım vardı temsilde, işte o tılsım yaratılış gayesinin sırrını açan imandır. İnsanlığın en çok araştırdığı, sorduğu soruların cevabıdır. Biz kimiz? Nereden geldik?  Nereye gidiyoruz? Neden geldik? İnsanların içinden çıkamadığı o büyük sorunun cevabını iman ile biliyoruz. Bu gerçekten büyük bir nimet, niçin yaratıldığımızı biliyoruz. 

 Ve o miftah ise 

 يَا اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ 

(Allah Teâlâ ki, Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Hayy Odur (Hayatı ezelî ve ebedî olan ve bütün varlıklara hayat veren Odur). Kayyum Odur (Bizzat kâim olan Odur. Varlığı sonsuza kadar devam eder, bütün varlıklar Onunla ayakta durur ve varlıkları Onunla devam eder).)

dur. Ve o ejderha ağzı bahçe kapısına inkılab etmesi ise işarettir ki kabir ehl-i dalalet ve tuğyan için vahşet ve nisyan içinde, zindan gibi sıkıntılı ve bir ejderha batnı gibi dar bir mezara açılan bir kapı olduğu halde, ehl-i Kur’an ve iman için zindan-ı dünyadan bostan-ı bekaya ve meydan-ı imtihandan ravza-i cinana ve zahmet-i hayattan rahmet-i Rahman’a açılan bir kapıdır. Ve o vahşi arslanın dahi munis bir hizmetkâra dönmesi ve musahhar bir at olması ise işarettir ki mevt, ehl-i dalalet için bütün mahbubatından elîm bir firak-ı ebedîdir. Hem kendi cennet-i kâzibe-i dünyeviyesinden ihraç ve vahşet ve yalnızlık içinde zindan-ı mezara idhal ve hapis olduğu halde, ehl-i hidayet ve ehl-i Kur’an için öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbaplarına kavuşmaya vesiledir. Hem hakiki vatanlarına ve ebedî makam-ı saadetlerine girmeye vasıtadır. Hem zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana bir davettir. 

Sözler 

Bu dünya bir zindan hükmünde, âhiret ise cennet bahçesidir. Ölümle zindandan cennet bahçesine gidiyoruz.

Hem Rahman-ı Rahîm’in fazlından kendi hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. 

Sözler 

Vazifemiz bitiyor ve ücretini almaya gidiyoruz. Çalışma vakti bitiyor. Mükâfat başlıyor. 

Hem vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem ubudiyet ve imtihanın talim ve talimatından bir paydostur. 

Elhasıl: Her kim hayat-ı fâniyeyi esas maksat yapsa zahiren bir cennet içinde olsa da manen cehennemdedir. Ve her kim hayat-ı bâkiyeye ciddi müteveccih ise saadet-i dâreyne mazhardır. Dünyası ne kadar fena ve sıkıntılı olsa da dünyasını, cennetin intizar salonu hükmünde gördüğü için hoş görür, tahammül eder, sabır içinde şükreder. 

Sözler 

Bu duayı yaparak dersimizi bitirelim. 

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ اَهْلِ السَّعَادَةِ وَ السَّلَامَةِ وَ الْقُرْاٰنِ وَ الْاٖيمَانِ اٰمٖينْ 

Allahım, bizi saadet, selâmet, Kur’ân ve iman ehlinden eyle Âmin.

 اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ بِعَدَدِ جَمٖيعِ الْحُرُوفَاتِ الْمُتَشَكِّلَةِ فٖى جَمٖيعِ الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ فٖى مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَاءِ عِنْدَ قِرَائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِءٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰى اٰخِرِ الزَّمَانِ وَ ارْحَمْنَا وَ وَالِدَيْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِنٖينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِعَدَدِهَا بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖينَ اٰمٖينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ 

Allahım, Efendimiz Muhammed’e ve âline ve ashâbına, Kur’ân’ın ilk indiği günden kıyametin kopmasına kadar onu okuyan herbir okuyucunun okuduğu herbir kelimenin hava dalgalarının aynalarında Rahmân’ın izniyle yansıyan bütün kelimelerinin bütün harfleri sayısınca salât ve selâm et. Ve bunlar adedince, bize, anne ve babamıza, erkek ve kadın bütün mü’minlere rahmetinle merhamet et, ey merhamet edenlerin en merhametlisi. Âmin. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.

Sözler 

Yorum bırakın