Sabır hiç bir şey yapmadan beklemek mi?

Bugün bütün faziletlerin anası olan, çok güzel bir hasletten bahsedeceğiz. Evet insanı başarıya götüren, kemale erdiren, hem ahireti hem de dünyası için çok önemli olan sabır kuvvetinden söz ediyoruz. Yaşadığımız anda acı verebilir ama neticesi her zaman çok güzel olur. 

  Her türlü kötülüğün sebebi de sabırsızlıktan ya da gerektiği kadar sabır göstermemekten gelir.

اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرٖينَ 

 “Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir.”

[Bakara Sûresi] 

de hikmet ve gaye nedir? 

   Elcevap: Cenab-ı Hak, Hakîm ismi muktezası olarak vücud-u eşyada, bir merdivenin basamakları gibi bir tertip vaz’etmiş. Sabırsız adam teenni ile hareket etmediği için basamakları ya atlar, düşer veya noksan bırakır; maksud damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebeptir. Sabır ise müşkülatın anahtarıdır ki 

 اَلْحَرٖيصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ ٭ وَالصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ 

“Hırslı olan kimsenin ümidi boşa çıkar ve hüsrâna uğrar.” “Sabır, ferahlık ve genişliğin anahtarıdır.” 

[Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:21.] 

durub-u emsal hükmüne geçmiştir. Demek, Cenab-ı Hakk’ın inayet ve tevfiki, sabırlı adamlarla beraberdir.

Mektubat 

Ayet-i Kerime’de, “Allah sabredenlerle beraberdir.” deniliyor. “Sabreden müminlerle beraberdir.” denilmiyor. Kafir mümin fark etmeden, sabreden kim olursa olsun onun yanında olacağını söylüyor.

Hakîm ismi muktezası olarak…

 Şimdi Hakîm isminden bahsediliyor. Hakîm: her şeyi hikmetle yaratan, hikmetle iş yapan demektir. Kâinata baktığımızda Cenab-ı Hakk’ın her şeyi hikmetle yarattığını görüyoruz. Ayrıca kainatta bazı kurallar / kanunlar da vardır. Adetullah, sünnetullah dediğimiz,  Allah’ın belirlediği bu kurallara uyan kimse, mümin ya da kafir olsun hiç fark etmeden neticesini alır. 

  Sabır, bir olaya bakma ya da yorumlama şekli değildir. Sabır bir kuvvet, bir enerji, bir varlıktır. Adetullah, sünnetullah kurallarına uyarak, sabrettiğimiz zaman muhakkak o işin sonunda muvaffak oluruz. 

Hakîm ismi muktezası olarak vücud-u eşyada, bir merdivenin basamakları gibi bir tertip vaz’etmiş.

Her şeyde bir tertip bir merhale var. Hiçbir şey bir anda olmuyor. Misal, bir tohum bir anda asla ağaç olamaz. Onun bazı merhaleleri var. Sulamak doğru zamanı beklemek, gerekiyor. Bir tertibi, nizamı var.  Bu bütün hayatımız için geçerlidir. Sabırla beklersek meyvesini alırız. Mükafatını almak, kazanmak için oyunu kuralına göre oynamalıyız. Yukarıda söylediğimiz gibi sabır, bakış açısı değil kuvvettir. 

Sabrın çeşitleri vardır. Bizim sabır göstermemiz gereken yerler diyebiliriz. 

Çünkü sabır üçtür:  

   Biri: Masiyetten kendini çekip sabretmektir. Şu sabır takvadır  اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّقٖينَ  

“Allah takvâ sahipleriyle beraberdir.” 

[Bakara Sûresi, 94]

sırrına mazhar eder. 

Masiyet: Günah, isyan, asilik demektir. Günahlar kaçarken sabretmeliyiz. Kısaca takva sahibi olmaktan bahsediliyor. Günahlardan kaçarken gösterdiğimiz sabır bizi takva sahibi yapar. Takva bazen yanlış anlaşılıyor. Amel-i salihin, başkadır takva başkadır. Salih amellerin içinde de takva var. Salih amel güzel işler yapmaktır. Takva ise Allah’ın yasaklandığı günahlardan çekinmek, kaçmak demektir. İşte bu sabır ister. Çünkü nefis, şeytan veya yaşadığımız çevre ve asır bizi sürekli günaha sürüklüyor. Onlardan kaçmak için sabır göstermeliyiz. İşte bizdeki sabır kuvvetinin bir kısmını burada kullanmalıyız. O zaman bu ayete mazhar oluruz. 

   İkincisi: Musibetlere karşı sabırdır ki tevekkül ve teslimdir 

 اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلٖينَ ٭ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الصَّابِرٖينَ 

“Muhakkak ki Allah tevekkül edenleri sever.”

[Âl-i İmrân Sûresi, 159]

“Allah sabredenleri sever.” 

[Âl-i İmrân Sûresi, 146]

şerefine mazhar ediyor. 

Hastalık, dertler, başımıza gelen bütün imtihanlar musibetin içine girer. Bütün bu musibetlere karşı kullanmamız gereken bir sabır kuvveti vardır. Tevekkül ve teslim kelimelerine dikkat edelim. Tevekkül: Allah’ın sana verdiği iradeyi kullandıktan, elinden gelen tüm gayreti gösterdikten sonra Allah’ı vekil edip O’na güvenmektir. Sonucu Allah’a bırakmaktır. 

Sabır da bazen yanlış anlaşılıyor. Öylece durup beklemek, bir şey yapmamak sabır değildir. Sabır, gücünün yettiği şeyleri yaptıktan sonra gücünün yetmediği konularda sabretmektir.

   Ve sabırsızlık ise Allah’tan şikayeti tazammun eder. Ve ef’alini tenkit ve rahmetini ittiham ve hikmetini beğenmemek çıkar. 

Sabredemediğimiz zaman, Allah’ın bize gönderdiği musibeti beğenmemiş şikayet etmiş oluyoruz. Dilimizle söylemesek bile lisan-ı hâlimizle isyan etmiş oluyoruz. Hikmetinden sual olunmaz dediğimiz Rabbimizi tenkit etmiş oluyoruz. “Bu kadar insan içinde neden ben? Niye benim başıma geldi bunlar? Kaldıramıyorum?” gibi sürekli duyduğumuz cümlelerle Allah’ı şikayet etmiş oluyoruz.

Evet, musibetin darbesine karşı şekva suretiyle elbette âciz ve zayıf insan ağlar fakat şekva ona olmalı, ondan olmamalı. Hazret-i Yakub aleyhisselâmın  اِنَّمَا اَشْكُوا بَثّٖى وَ حُزْنٖى اِلَى اللّٰهِ 

“Ben derdimi de, üzüntümü de ancak Allah’a şikâyet ederim’ dedi.”

 [Yusuf Sûresi, 86]

demesi gibi olmalı. 

Evet bizler insanız tabiki üzülürüz, ağlarız. Başımıza bir şey geldiğinde duygusal tepkiler veririz. Sabır zaten kaskatı durmak veya  hiçbir olaydan etkilenmemek değildir. Yapmamız gereken şikayetimizi Allah’a anlamaktır. Zaten musibetin gelme sebebi, bize aczimizi, fakrımızı gösterip sonrasında bizi Allah’a yönlendirmektir. Dua ile derdimizi Allah’a anlatmalı, O’na şikayet etmeliyiz. Eğer tam tersi insanlara gidip şikayet edersek Allah’ı insanlara şikayet etmiş oluyoruz. Böyle olamaması için Allah’a yönelmeli ve musibetin gitmesi için dua etmeliyiz.

Yani musibeti Allah’a şekva etmeli, yoksa Allah’ı insanlara şekva eder gibi “Eyvah! Of!” deyip “Ben ne ettim ki bu başıma geldi?” diyerek, âciz insanların rikkatini tahrik etmek zarardır, manasızdır. 

Mektubat

Üçüncü Sabır: İbadet üzerine sabırdır ki şu sabır onu makam-ı mahbubiyete kadar çıkarıyor. En büyük makam olan ubudiyet-i kâmile canibine sevk ediyor. 

MAKAM-I MAHBUBİYET : Allah’ın sevgisini kazanma makamı, derecesi.

UBÛDİYET-İ KÂMİLE : Mükemmel kulluk vazifesi.

Bizim mesûl olduğumuz bazı ibadetler var. Günde beş vakit namaz kılmak, oruç tutmak… gibi dolayısıyla bunları yapmak için sabır kuvvetine ihtiyacımız var. Bu ibadetlere sabırla devam ettiğimiz zaman makam-ı mahbubiyete çıkabiliriz. 

Allah kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez. Bu Âyet-i Kerime ile sabittir.

Allah hiçbir kimseyi, gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz… (Bakara, 186)

Şimdi aklımıza şöyle bir soru gelebilir. 

Bazı insanlar: “Artık gücüm yetmiyor, kaldıramıyorum.” gibi cümleler kullanıyor. Madem gücümüzün yetmediği şeyler yüklenmez, o zaman neden kaldıramıyoruz, kaldıramıyorlar?

Bu sorunun cevabına Sözler kitabından bakalım. 

Allah bizlere her şeye kafi gelecek bir sabır kuvveti vermiştir. Peki neden bazen bu sabır bize yetmiyor ve sabırsız oluyoruz? 

Sorumuzun cevabına bakalım:

Ey sabırsız nefsim! Acaba geçmiş günlerdeki ibadet külfetini ve namazın meşakkatini ve musibet zahmetini, bugün düşünüp muzdarip olmak hem gelecek günlerdeki ibadet vazifesini ve namaz hizmetini ve musibet elemini, bugün tasavvur edip sabırsızlık göstermek hiç kâr-ı akıl mıdır? 

Sözler    

Üstad, burada daha çok ibadet üzerine olan sabırdan örnek vermiştir. Biz bunu her şey i için düşünebiliriz. 

Biz geçmiş ve gelecekle değil şu andan mesûlüz. Mesela öğlen namazını kıldıktan sonra ikindiye kadar hiçbir namazdan mesûl değiliz. Sadece bu anı düşünmeliyiz. Daha gelmemiş olan şeyleri düşünmek çok yanlıştır. Daha gelmemiş olan Ramazan’ı düşünerek, bu sıcakta nasıl oruç tutucam diye düşünürsek daha gelmeyecek olan bir durumun elemini çekmiş oluyoruz. Bu şekilde o sabır kuvveti dağılıyor. Hatta Ramazan’ın başına geldiğimizi düşünelim. Ben nasıl otuz gün oruç tutucam dediğimiz anda ilk günden sabrımızı dağıtmış oluyoruz. Sonuçta biz o gün oruç tutmakla sorumluyuz. Yarına çıkacağımız zaten belli değil. Sabrımızı sadece o güne harcamalıyız. 

Bunu hayatınızın her yerinde, her konuda uygulayabiliriz. Misal, geçmiş zamanda sıkıntılı dönemler geçirmiş olabilirsin, onları hatırladıkça tekrar tekrar yaşamış gibi olursun. Geçmişte yaşadığı kötü bir olayı anlatırken sinirlenen insanları hepimiz görüyoruz. Bu şekilde geçmişi düşünürsek sabır kuvvetimizi kullanmak zorunda kalırız. Geçen şeyi düşünerek sabır kuvvetinin birazını orada kullandık. Birde gelecek kaygısı var. Maalesef ki günümüzde insanların en çok yaşadığı durum, bu gelecek kaygısı.. Sabır kuvvetinin orada da harcadıktan sonra hazır güne sabır kalmıyor. İşte bu şekilde sabır kuvvetini dağıttığımız için: “Ben bunları kaldıramıyorum.” gibi cümleler kullanıyoruz. Hâlbuki sabrımızı doğru adreste kullanabilsek bunların hiçbiri olmaz. Şöyle düşünelim. Geçmiş günler geçip gitti. Sıkıntılı durumlar yaşadıysak bize sevabını bırakıp gitti. Çünkü yaşadığımız hiçbir şey boşa gitmez. O elemler günahlarımızı alıp gittiler. Gelecek zaten daha gelmemiş. Neler olacağını bilmiyoruz. Yarına çıkacağımız bile kesin değil. Eğer gelecekte bazı dertler olacaksa da onu o zaman düşünürüz. O gün ayrı bir sabır kuvvetimiz olacak nasıl olsa, o günün sabrıyla sabrederiz. Biz sadece bugünden bu andan mesûlüz. Sabır gücünü sadece bugüne kullanırsak zaten yeter. Çünkü Allah her musibete yetecek sabrı bize vermiştir. 

  Şu sabırsızlıkta misalin şöyle bir sersem kumandana benzer ki: Düşmanın sağ cenah kuvveti onun sağındaki kuvvetine iltihak etmiş ve ona taze bir kuvvet olduğu halde; o tutar mühim bir kuvvetini sağ cenaha gönderir, merkezi zayıflaştırır. Hem sol cenahta düşmanın askeri yok iken ve daha gelmeden, büyük bir kuvvet gönderir “Ateş et!” emrini verir. Merkezi bütün bütün kuvvetten düşürtür. Düşman işi anlar, merkeze hücum eder, târumar eder. 

  Evet, buna benzersin. Çünkü geçmiş günlerin zahmeti, bugün rahmete kalbolmuş; elemi gitmiş, lezzeti kalmış. Külfeti, keramete iltihak ve meşakkati, sevaba inkılab etmiş. Öyle ise ondan usanç almak değil belki yeni bir şevk, taze bir zevk ve devama ciddi bir gayret almak lâzım gelir. Gelecek günler ise madem gelmemişler. Şimdiden düşünüp usanmak ve fütur getirmek aynen o günlerde açlığı ve susuzluğu ile bugün düşünüp bağırıp çağırmak gibi bir divaneliktir. 

  Madem hakikat böyledir. Âkıl isen ibadet cihetinde yalnız bugünü düşün ve onun bir saatini, ücreti pek büyük, külfeti pek az, hoş ve güzel ve ulvi bir hizmete sarf ediyorum, de. O vakit senin acı bir füturun, tatlı bir gayrete inkılab eder. 

   İşte ey sabırsız nefsim! Sen üç sabır ile mükellefsin. 

   Birisi: Taat üstünde sabırdır. 

   Birisi: Masiyetten sabırdır. 

   Diğeri: Musibete karşı sabırdır. 

   Aklın varsa şu üçüncü ikazdaki temsilde görünen hakikati rehber tut. Merdane “Yâ Sabûr!” de, üç sabrı omuzuna al. Cenab-ı Hakk’ın sana verdiği sabır kuvvetini, eğer yanlış yolda dağıtmazsan her meşakkate ve her musibete kâfi gelebilir ve o kuvvetle dayan. 

Sözler

Sabırla alakalı çok fazla âyet ve hadis var. Şimdi birkaç tanesine bakacağız. Sabırla ilgili gerçekten çok güzel müjdeler var. Siz muhakkak sabırla ilgili âyet ve hadisleri okuyun.

…Kim Allah’tan korkar ve sabrederse, şüphesiz Allah güzel davrananların mükâfatını zayi etmez.

(Yusuf Sûresi, 90)

7Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!

(Bakara Sûresi, 155)

Sabrın sonu selamettir, başarıdır. Sabır acıdır. Fakat sonucu tatlıdır. 

Hz. Peygamber (A.S.M) buyuruyor ki;

“Sabreden başarıya ulaşır.” 

(Müsned, 1/307)

“Sabır başarının anahtarıdır.”

 (Acluni, Keşfü’l-Hafa, 2/21)

“Sabır bir ışıktır.”

 (Müslim, Taharet 1)

“Sabır cennet hazinelerinden bir hazinedir.”

 (Gazalî, İhya: 4/61)

“Sana sıkıntı veren şeylere karşı sabretmende birçok hayır vardır.” (Müsned, 1/307)

“Sabır, acı bir olayın yaptığı sarsıntıya karşı ilk anda gösterilen tahammüldür.”

(Buhârî, Cenâiz, 32) 

Burası çok önemli. Sabır ilk anda gösterilen tepkidir. Çünkü ilk anda duygularımız çok yoğundur. Mesela üzüldüğün, öfkelendiğin bir durum karşısında gösterdiğimiz sabır çok önemlidir. Sonrasında zaten öfkemiz diner, üzüntümüz geçer ve sabretmek daha kolay olur. Bu yüzden Efendimiz (A.S.M) o ilk ana vurgu yapmıştır. 

“Sabır ve tahammül gösteren kimseyi Cenab-ı Hak sabırlı kılar. Sabırdan daha hayırlı ve geniş bir nimet hiçbir kimseye verilmemiştir.” 

(Tirmizi, Birr, 76)

“Hoşlanmadığın şeye sabretmende büyük fayda vardır.” 

(Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 307)

Sabretmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu biraz anladık. Ama sabretmenin caiz olmadığı bazı yerler vardır. İnsan sabrın bu kadar güzel olduğunu görünce her şeye sabretmek ister. Bizim dinimiz o kadar güzel ki her konuyu doğru ölçüde, itidal çizgisinde halletmiş. 

Evet, haksızlığa karşı, hakarete veya meşru olmayan bir duruma karşı sabretmek caiz değildir. Onunla mücadele etmen gerekir. Çünkü bizler izzetimizi korumakla mükellefiz. İzzetimize, özellikle inancımıza hakaret edilirse susup sabretmek caiz olmaz. Mücadele ederek hakkını da, inancını da savunman gerekir. Bu mücadele musibet içinde geçerlidir. Başta söylediğimiz gibi elinden geleni yaptıktan sonra sabır gelir. Hastalandın gidip tedavi olmak yerine sabrediyorsun. Bu tabiki doğru değildir. Tedavi sürecinde sabır göstermemiz gerekir. Hem şifamız için dua edeceğiz, hem de gidip şifamızı arayacağız. Eğer bu şekilde davranmazsak bu sabır deği,l tembellik olur. Acizlik olur.  Efendimiz (A.S.M);  “Allah’ım tembellikten ve acizlikten sana sığınırım.” diyerek bu iki hasletten de Allah’a sığınımıştır. Bu ince noktayı çok iyi anlamalıyız. 

Peki nerede sabır göstermeliyiz? 

Beklenmedik olaylar, içine düştüğümüz güçlükler karşısında tedirgin olmamak, paniğe kapılmamak, ve tahammül göstermektir. 

Hastalık vaktinden bahsetmiştik. İşte o vakit elimizden geleni yapacağız. Hem dua edeceğiz, hem şifamızı arayacağız. Hem de hastalık gidene kadar o süre zarfında şikayet etmeden sabredeceğiz. 

Sabrı istemekle ilgili şöyle bir denge var. Aslında sadece sabrı istemek doğru değil. Peki hiç sabır istemeyecek miyiz? Dersek tabiki isteyeceğiz. Bu konuyla alakalı Peygamber Efendimiz’in (A.S.M) hayatında çok güzel bir örnek var. 

Bir gün Efendimiz (A.S.M) Hz. Ali’yi ziyaret ediyor. Hz. Ali biraz hasta. Ona nasıl dua ettiğini soruyor. Hz Ali: “Allah’ım bana sabır ver.” diye dua ettiğini söylüyor.  Efendimiz (A.S.M) ise ona sen niye Rabbena atina… “Allah’ım bana dünyada da Ahirette de iyilik ver.” duasını okumuyorsun diye soruyor. Âlimler buradan, hastalık ve musibet vaktinde afiyet istememiz gerektiğini anlamışlar. 

Çünkü o an sadece sabır istersek; “Allah’ım benden bu hastalık gitmese de olur sen bana sadece sabır ver.” demiş oluyoruz. 

Bizler hem sabrı isteyeceğiz, hem de o musibetin kalkması için dua edeceğiz. Ortalıkta hiç musibet yokken sabrı istemek de musibeti çağırmak oluyor. Dinimiz gerçekten çok güzel.  Hz. Peygamber (A.S.M) dualarına baktığımız zaman hem dünya için, hem ahiret için güzellik, afiyet istemiş. Bizim dinimiz uydurma inançlar gibi  kendine, nefsine zulmetmeyi öğütlemez. Hatta nefsin hakkını vermemiz gerektiğini söyler. Biz sadece nefsi terbiye ederiz. Nefse zulmetmek doğru bir şey değil. Mesela hastandık; “Dua etmeyelim, hastalık devam etsin de günahlarımız silinsin.” demek doğru değildir. O hastalık aslında Allah’ın senden dua beklemesidir. Çünkü Allah-u Teâla biz ona dua ettiğimizde memnun olur, hoşnut olur. Allah (c.c.) O’na her zaman dua etmemizi, iyilikler ve güzellikler istememizi istiyor. 

Sabrın üç şifresi vardır. Onları öğrenelim. 

Sabr-ı cemil: Güzel sabır.

O ilk anda gösterilen, şikayet edilmeyen sabır demektir. Şimdi kötü bir haber aldığımızı düşünelim. Vefat haberi olabilir. O an söylememiz gereken 3 şey var.

1.  اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَؕ

İnna Lillâhi ve İnnâ İleyhi Raciûn

Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz” derler. 

(Bakara Sûresi, 156)

Biz bu hakikati bilmiyoruz muyuz? 

Tabiki biliyoruz ama bir musibet geldiğinde gaflete düşerek unutuyoruz. Gaflet bilmemek değil, bildiğine ulaşamamaktır. Bu dua o gaflet perdesini kaldırıyor. Bu yüzden bu duayı hem musibet anında hem de vefat haberi aldığımızda okumak sünnettir. 

2.  حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ 

Hasbunallahi ve Nimel vekil 

 “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” 

(Âl-i İmrân Suresi, 173)

3.  لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ

Lâ Havle ve Lâ Kuvvete İllâ Billâhil Aliyyil Azîm

“Güç ve kuvvet, sadece Yüce ve Büyük olan Allah Teâlâ’nın yardımıyladır.”

El Bâki Hüvel Bâki 

Yorum bırakın