Hastalık nasıl “nimet” olabilir?

Dersimizin konusu hastalık ve Şafi esması ile ilgili olacak.
Aslında Şafi esması sadece hastalık anında tecelli etmez. Her zaman tecelli eder ama biz farkında olmayız. Aynı oksijen gibi düşünelim, her zaman olduğu için her nefes alışımızda elhamdülillah demeyiz. Sürekli olduğundan nimet olduğunu anlayamayız. Sağlıklı geçirdiğimiz her anda Şafi ismi tecelli ediyor. Allah-u Teâla bu ismi fark etmemizi istediği için bize hastalık musibetini gönderiyor. Hastalığın asıl sebebi her an üstümüzde tecelli eden Şafi esmasını, sağlık nimetini görmek ve Allah’ı tanımaktır. Hastalık bir misafir gibidir. Vazifesi de bizi gafletten uyandırmaktır. Bizler Şafi esmasını tanıyıp, gafletten uyanınca hastalığın vazifesi bitmiş olur ve gider.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

اَلَّذٖينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُصٖيبَةٌ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ ٭ وَالَّذٖى هُوَ يُطْعِمُنٖى وَيَسْقٖينِ ٭ وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفٖينِ

Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz” derler.
(Bakara – 156)

Beni yediren ve içirendir.
Hastalandığım zaman bana şifa verendir.
(Şuarâ – 79/80)

Şu Lem’a’da, nev-i beşerin on kısmından bir kısmını teşkil eden musibetzede ve hastalara hakiki bir teselli ve nâfi’ bir merhem olabilecek yirmi beş devayı icmalen beyan ediyoruz.
(Lem’alar)

Şimdi 4 devaya bakalım.
Öncelikle Hastalar risalesini hasta olmadan önce de okuyabiliriz. Hastalığın verdiği mesajları önceden öğrenmiş oluruz. Hastalık zamanında nasıl tepki vermemiz gerektiğini öğreniriz.

BİRİNCİ DEVA

Ey bîçare hasta! Merak etme, sabret. Senin hastalığın sana dert değil belki bir nevi dermandır.
(Lem’alar)
Burada bakış açımız çok önemli. Biz musibetlere nasıl bakıyoruz? Eğer iman nazarıyla bakılırsa bize derman olur. Ama gaflet, isyan ve küfür nazarıyla bakılırsa tam tersi olur.

Evet, kâinattaki her şey, her hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir veya neticeleri cihetiyle güzeldir…
(Sözler)

Bu vecize her şeyi özetliyor. Mesela hayat, sağlık bizzat güzel olan durumlardır. Hastalık ise netice itibariyle güzeldir. Evet hastalık o an canımızı yakabilir ama netice olarak bize çok önemli şeyler anlatır.
Bir insan 60 yıl boyunca rahat, sorunsuz ve hastalıksız bir hayat yaşarsa, o 60 yıl 1 yıl gibi olur.

Çünkü ömür bir sermayedir, gidiyor. Meyvesi bulunmazsa zayi olur. Hem rahat ve gafletle olsa pek çabuk gidiyor. Hastalık, senin o sermayeni büyük kârlarla meyvedar ediyor. Hem ömrün çabuk geçmesine meydan vermiyor, tutuyor, uzun ediyor tâ meyveleri verdikten sonra bırakıp gitsin.
İşte, ömrün hastalıkla uzun olmasına işareten bu darb-ı mesel dillerde destandır ki “Musibet zamanı çok uzundur, safa zamanı pek kısa oluyor.”
(Lem’alar)

İnsanlar çoğunlukla ömrünün uzun olmasını ister. Sağlık ve afiyet gaflet verdiği için ömür kısa olur. Nasıl geçtiğini bile anlayamaz. Musibet zamanı ise uzundur. Uzun olmasının sebebi o günün zor geçmesi değildir. Her bir dakikasına bir ahiret günü verildiği için uzundur. Allah’tan gafil bir şekilde 10 gün geçirilirse, belki bir âhiret dakikası bile olmaz.

“İnsanların en çok musibete uğrayanları evvela peygamberlerdir, sonra derecelerine göre diğer insanlar gelir. Kişi dinine göre bela ve imtihanlara maruz kalır. Eğer dine bağlılığı varsa, belası (imtihanı) daha da artar…”
(Tirmizî)

Hâdis-i Şerifte denildiği gibi dinine bağlılığı nispetinde musibete uğrar. Yani bağlılığı arttıkça imtihanı da artar.
Şimdi bir ayna ve cam düşünelim. Gündüz vakti bir cama bakarsak yansımamızı göremeyiz. Aynı cama akşam baktığımızda ise yansımamız görünür. Çünkü arkası karanlıktır. Evet aynaların arkasında olan siyah yüzeyin yansımanın görünmesini sağladığı gibi, hastalıkta Şafi esmasının görünmesini sağlar.
Bizim dünyaya gönderiliş amaçlarımızdan biri de Allah’ı isimleriyle tanımaktır. Hastalıkla birlikte Allah’ı Şafi ismiyle tanımış oluyoruz.

İKİNCİ DEVA

Ey sabırsız hasta! Sabret belki şükret.
(Lem’alar)

Hastalığın ilk anında dayanmamız sabırdır. Sonrasında o hastalığın Allah’tan gelen bir nimet olduğunu, günahlarımızı sildiğini, o hastalıkla rotamızın cehennemden cennete çevrildiğini anladığımız zaman bu hastalığın bizim için bir derman ve nimet olduğunu görebiliriz. İşte o zaman hastalığa şükretmeliyiz.
Hastalığın manasını anladıktan sonra “Hastalık güzel bir şeymiş” diyerek hastalığı istemek yanlıştır. Bizler her zaman sağlıklı olmak için dua etmeliyiz.

Senin bu hastalığın, ömür dakikalarını birer saat ibadet hükmüne getirebilir.
Çünkü ibadet iki kısımdır. Biri, müsbet ibadettir ki namaz, niyaz gibi malûm ibadetlerdir. Diğeri, menfî ibadetlerdir ki hastalıklar, musibetler vasıtasıyla musibetzede; aczini, zaafını hisseder. Hâlık-ı Rahîm’ine iltica eder, yalvarır. Hâlis, riyasız, manevî bir ibadete mazhar olur.
(Lem’alar)

İbadet denildiği zaman aklımıza direkt namaz, oruç gibi ibadetler geliyor. Onlar müsbet ibadetlerdir. Menfi ibadetler ise hastalık ve musibet zamanında aczimizi tam anlamıyla hissederek Allah’ın inayeti ve iradesi olmazsa bir hiç olduğumuzu idrak etmektir. Bunun idraki ile Allah’a sığınmaktır.

Rezzak ismine ihtiyacımız olduğu kadar Şafi ismine de ihtiyacımız var. Mesela bir sadaka verdiğimizde “Acaba riya oldu mu? Gerçekten ihlasla mı yaptım?” diye düşünebiliriz. Gösteriş olma ihtimali olabilir. Ama hastalığın gösteriş için olması mümkün değildir. Bu yüzden hastalık anında hâlis, riyasız, manevî bir ibadete mazhar oluruz.

Evet, hastalıkla geçen bir ömür, Allah’tan şekva (şikayet) etmemek şartıyla, mü’min için ibadet sayıldığına rivayat-ı sahiha vardır. Hattâ bazı sâbir ve şâkir hastaların bir dakikalık hastalığı, bir saat ibadet hükmüne geçtiği ve bazı kâmillerin bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçtiği, rivayet-i sahiha ve keşfiyat-ı sadıka ile sabittir.
Senin bir dakika ömrünü, bin dakika hükmüne getirip sana uzun ömrü kazandıran hastalıktan teşekki değil, teşekkür et.

(Lem’alar)

ÜÇÜNCÜ DEVA

Ey tahammülsüz hasta! İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, mütemadiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemadiyen zeval ve firakta yuvarlanması şahittir.
(Lem’alar)

Öncelikle şunu bilmeliyiz ki, biz bu dünyaya keyif ve lezzet almak için gelmedik. Baktığımız zaman gelenlerin hepsi gidiyor ve herkes yaşlanıyor. Bu değiştirilemez bir gerçek olduğuna göre böyle bir hayattan keyif alabilir miyiz?
Şöyle düşünelim. Bize muhteşem bir ziyafet sofrası kurulmuş ama tam karşısında bir idam sehpası var. O ziyafetten lezzet alabilir miyiz? Lezzet almayı bırakın boğazımız düğümlenir. Çünkü devam etmeyen şeyde lezzet yoktur. İmanımızı sayesinde bu idam sehpasını rahmete çevirebiliriz.

Hem insan, zîhayatın en mükemmeli en yükseği ve cihazatça en zengini belki zîhayatların sultanı hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek belaları düşünmek vasıtasıyla, hayvana nisbeten en edna bir derecede ancak kederli, meşakkatli bir hayat geçiriyor.
Demek insan, bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safa ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticaret ile ebedî daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür.
(Lem’alar)

Şimdi biz her hâlimizle her nefes alışımızda Allah’a muhtacız. Bazen bunu unutuyoruz. Her gün ezanlar çağırdığı halde duranlar var. Allah bize hastalıkla kul olduğumuzu tekrardan hatırlatıyor. Kibirlenip her şeyi yapabileceğimizi düşündüğümüzde, hastalık tokat gibi bir cevap oluyor.

Eğer hastalık olmazsa sıhhat ve âfiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir, âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemiyor, sermaye-i ömrünü bâd-i heva boş yere sarf ettiriyor. Hastalık ise birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: “Lâyemut değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan.”

İşte hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir mürşiddir. Ondan şekva değil belki bu cihette ona teşekkür etmek, eğer fazla ağır gelse sabır istemek gerektir.

(Lem’alar)

DÖRDÜNCÜ DEVA

Ey şekvacı hasta! Senin hakkın şekva değil şükürdür, sabırdır. Çünkü senin vücudun ve aza ve cihazatın, senin mülkün değildir.

Bizim mülkümüz olmadığını nasıl anlarız?
Öncelikle, istemediğimiz şeyler olur. Kontrol bizde değildir. Bu vücudu biz yaratmadık. Hepsini hazır şekilde bulduk.

Sen onları yapmamışsın, başka tezgâhlardan satın almamışsın. Demek, başkasının mülküdür. Onların mâliki, mülkünde istediği gibi tasarruf eder.

Yirmi Altıncı Söz’de denildiği gibi mesela gayet zengin, gayet mahir bir sanatkâr; güzel sanatını, kıymettar servetini göstermek için miskin bir adama modellik vazifesini gördürmek maksadıyla, bir ücrete mukabil, bir saatçik zamanda, murassa ve gayet sanatlı diktiği bir gömleği, bir hulleyi o fakire giydirir. Onun üstünde işler ve vaziyetler verir. Hârika enva-ı sanatını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam, o zata dese: “Bana zahmet veriyorsun, eğilip kalkmakla verdiğin vaziyetten bana sıkıntı veriyorsun, beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun.” demeye hak kazanabilir mi? Merhametsizlik, insafsızlık ettin diyebilir mi?
(Lem’alar)

Diyemez. Çünkü sanatkâr hem işini yapıyor. Hem de ona ücretini vermiş. O adamın söz hakkı yoktur.

İşte aynen bu misal gibi Sâni’-i Zülcelal sana ey hasta! Göz, kulak, akıl, kalp gibi nurani duygularla murassa olarak giydirdiği cisim gömleğini, esma-i hüsnasının nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde seni çevirir ve çok vaziyetlerde seni değiştirir. Sen açlıkla onun Rezzak ismini tanıdığın gibi Şâfî ismini de hastalığınla bil.

Açlık olmasaydı Rezzak ismini anlayabilir miydik?
Anlayamazdık. Demek ki açlıkla Rezzak, hastalıkla da Şafi ismini tanıyoruz.

Elemler, musibetler bir kısım esmasının ahkâmını gösterdikleri için onlarda hikmetten lem’alar ve rahmetten şuâlar ve o şuâat içinde çok güzellikler bulunuyor.

Eğer perde açılsa tevahhuş ve nefret ettiğin hastalık perdesi arkasında, sevimli güzel manaları bulursun.

(Lem’alar)

Allah-u Teâla’da o perdeyi kaldırmamızı istiyor. Aslında o perde kalksa güzellikler bütün haşmetiyle görünecektir. Bizler de: “İyi ki hastalık gibi bir misafir gelmiş, onunla beraber günahlarımız silinmiş ve bizi gafletten uyandırmış.” diyerek sevinip şükredeceğiz.

EL BAKİ HÜVEL BAKİ

Yorum bırakın