RAHMANİ GÖZLÜK

 

  Düşünüp tefekkür edelim diye Cenab-ı Hakk bize misaller verir. Temsillerle anlatır ki aklımıza daha çok yaklaşsın. Mesela haşri (ahireti),  bitkilerin, ağaçların her sene tamamen kuruyup yeniden yeşillenmesini, dirilmesini örnek göstererek anlatır. 

   Risale-i Nur’da Kur’an tefsiri olduğu için Üstad Hazretleri bu metodu birçok yerde kullanmıştır. 

  Şimdi Risale-i Nur’dan bir temsille, imanın verdiği rahmani gözlüğun güzelliklerini, rahmani gözlük olmazsa nasıl dehşetli bir hale düştüğumüzü anlamaya çalışalım.

İmanda ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle: 

Temsillerin çoğunda iki adam ve iki yol olur. Biri sağ yola diğeri sol yola girer. Bu iki yol da yine Kur’an-ı Kerim’de Ashâbu’ş-şimal (cehenneme giden sol yol) ve Ashâbu’l yemin (cennete giden sağ yol) olarak ayrılan iki yoldur.

Bir vakit iki adam, hem keyif hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin, tâli’siz bir tarafa; diğeri hudâbin, bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler.  (2. Söz)

Bu iki adamın özelliklerine dikkat edelim. Sağ ve sol dediğimizde her zaman biri kafir biri mü’min olarak ayrılmaz. Sol yol hem kafirlerin hem de gafil müslümanların yoludur. Sol yolun yolcusunun özelliklerini öğrenelim. 

Hodbin adam, hem hodgâm (kendi kendine gamlanan – keyfine düşkün – bencil) hem hod-endiş (kendi kendine endişe eden ) hem bedbin (karamsar – kötüye odaklanan) olduğundan bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. (2. Söz)

Nazarında ifadesine dikkat edelim. Güzel bir memlekete düşse bile kendi kötü bakış açısından dolayı fena bir memleket olarak görüyor. Sizi farklı şekillerde gösteren bir ayna odasına gittiğinizi düşünün. Hakikatte bir tane gerçek sen varsın. Ama bazı aynalar seni büyük, bazıları küçük, bazıları daha farklı şekillerde gösteriyor. Ama asıl sen öyle değilsin. İşte hakikatı tam göremeyen sınırlı, kısıtlı bakış açısı o aynadaki yansımayı hakikat sanıyor. 

Bakar ki her yerde âciz bîçareler, zorba müthiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vaveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazîn, elîm bir hali görür. Bütün memleket, bir matemhane-i umumî şeklini almış. (2. Söz)

Dünyaya bu sınırlı bakış açısı ile bakınca cidden böyle dehşetli bir vaziyet görüyoruz. Zulüm görenlerin hakkı alınmıyor. Zalimler cezalarını çekmeden gidiyor. Hastalıklar, ekonomik kriz… İşte bu dehşetli hali kaldıramadığı için 

 Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz.

(Çare bulamadığı için kendini eğlence ve zevk ile sarhoş edip görmemeye çalışıyor.)

Çünkü herkes ona düşman ve ecnebi görünüyor. Ve ortalıkta dahi müthiş cenazeleri ve meyusane ağlayan yetimleri görür. Vicdanı, azap içinde kalır. (2. Söz)

Neden herkes ona ecnebi ve düşman görünüyor? Çünkü; kendi sınırlı bakışıyla baktığında, bu dünyada güçlü güçsüzü eziyor.  İnsanlar amaçlarına, rütbeli makamlara ulaşmak için birbirini eziyor. 

Sağ yolun yolcusuna geçmeden önce şunu anlayalım. 

Biz bir kere sağ yola girip iman edince bu iş bitmiş olmaz. Hayatımızın her anında, yaşadığımız her olayda karşımıza tekrar tekrar bu iki yol çıkar. Bizim amacımız hep sağ yolda kalmaya çalışmaktır.  Çünkü sağ yolun yolcusu her an sola geçebilir. Sol yolun yolcusu da aynı şekilde her an sağa geçebilir. 

Üstad diyor ki; Felsefe, herşeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. İman ise, her şeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffaf, berrak, nuranî bir gözlüktür. 

Bütün mahlûkatla alâkadar ve her şeyle bir nevi alışverişi olan ve kendisini abluka eden şeylerle lâfzan ve mânen görüşmek, konuşmak, komşuluk etmeye hilkaten mecbur olan insanın sağ, sol, ön, arka, alt, üst olmak üzere altı ciheti vardır. (29. Lem’a)

İnsan, mezkûr iki gözlüğü gözüne takmakla, mezkûr cihetlerde bulunan mahlûkatı, ahvâli görebilir.

Altı cihetten bazılarına bakacağız.

Sağ cihet: Bu cihetten maksat, geçmiş zamandır. Binaenaleyh, felsefe gözlüğü ile sağ cihete bakıldığı zaman, mâzi ülkesinin kıyameti kopmuş, altı üstüne çevrilmiş, karanlıklı, korkunç, büyük bir mezaristanı andıran bir şekilde görünecektir. Ve bu görünüşte insan pek büyük bir dehşete, vahşete, meyusiyete maruz kaldığında şüphe yoktur.

Fakat iman gözlüğüyle o cihete bakıldığı zaman, hakikaten o ülkenin altı üstüne çevrilmiş bir şekilde görünürse de, fakat can telefi yoktur. Mürettebatı, sâkinleri daha güzel, nuranî bir âleme nakledilmiş oldukları anlaşılıyor. Ve o kabirler, çukurlar da, nuranî bir âleme girmek için kazılan yeraltı tünelleri şeklinde telâkki edilecektir. Demek imanın insanlara verdiği sürur, ferahlık, itmi’nan, inşirah, binlerce “Elhamdülillâh” dedirten bir nimettir. (Lem’alar)

İmanın bize verdiği lezzeti ve imansızlığın verdiği elemi anlatan bir sürü örnek var. Her geçen gün hayatımızda daha önce fark etmediğimiz bir nimeti, güzelliği fark edip, daha dolu Elhamdülillâhlar diyoruz. Çünkü nasıl bakmalıyız? Sağ ve solu düşünüp, bu şekilde bakarsam neler değişir? diye düşünerek doğru bakışı bulabiliyoruz. 

Şimdi başına gelen en büyük musibeti düşün. Ona felsefi, kendi bakışımızla baktığımızda nasıl bir hal alıyor?  İmanın verdiği rahmani gözlükle yani Allah canibinden bakınca nasıl bir teselli, mutluluk veriyor bakalım: 

Örnek olarak Covid-19’dan, pandemi döneminden bahsedebiliriz. Bu süreçte psikolojisi bozulan, hatta intihar eden birçok insan oldu. Aslında herkesi aynı şekilde tehdit ediyordu. Ama bazı insanlar çok fazla etkilenip korktular. Bazı insanlar ise onu Allah’ın bir memuru olarak gördüklerinden ve hikmetine baktıklarından dolayı diğer insanlar kadar dehşete düşmediler. Evet bir mü’min asla aşırı derece korkmaz. Sadece o konuda bilgi sahibi olanların tavsiyelerini dinleyip hijyen konusunda dikkatli davranır. Gerisini düşünmez. Çünkü o bizim kaldırabileceğimiz bir yük değil. Zaten Allah bize kaldıramayacağımız yükü vermiyor. 

Rahmani gözlük olmayınca, “Ya bulaşırsa, ya ölürsem?” diye endişe etmekten daha virüs bulaşmadan kendini azap içinde bırakır. 

Hakikati gösteren rahmani gözlükle bakınca, “Bu virüs Allah’ın bir memuru, bulaşsa bile günahlarımızı silip götürecek.” diyerek rahatlıyoruz. Diyelim ki iyileşemedik ve öldük. Biz biliyoruz ki böyle salgın hastalıklar ile ölenler, Allah’ın izniyle şehit hükmüne geçecek. 

İman gözüyle bakınca her şeyde bir teselli var. 

İnsanlar: “Her şeyin bi çaresi var ama ölümün yok.” der. İman ile en dehşetli görülen ölüm bile güzel gelir. Çünkü biz ölümün bir yok oluş değil sadece gerçek yurdumuza giden bir vasıta olarak görüyoruz. 

Şimdi sağ yolun yolcusunun özelliklerine bakalım. 

Diğeri Hudâbin (Allah’ı tanıyan), hudâ-perest (Allaha ibadet eden)ve hak-endiş (hak için endişe eden), güzel ahlâklı idi ki nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor. Her tarafta bir sürur, bir şehrâyin, bir cezbe ve neşe içinde zikirhaneler; (2. Söz)

Bu iki adam aynı memlekete gitmişlerdi. Ama güzel ahlaklı olanın gördüğü ile yukarıda bahsettiğimiz diğer adamın gördüğü memleket hiç benzemiyor. Bu adam memleketi, gayet mutlu, neşeli bir zikirhane olarak görüyor. Evet zikirhane.. 

Çünkü âyet-i kerimede: 

“Hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin.” 

(İsra Suresi – 44) buyruluyor. 

Bizim inancımız göre Kâinattaki her şey zikir halinde, canlı cansız hepsi lisanı halleriyle Allah’ı zikrediyorlar. İman her şeyi yüceltiyor. Misal; eskiden insanlar su sesi ile tedavi edilirmiş. Onları tedavi eden aslında su sesindeki zikirdir. Rüzgar, kuş… hepsinin sesi aslında zikir. Bu yüzden dünyayı bir zikirhane olarak görüyoruz. 

Herkes ona dost ve akraba görünür. (2. Söz)

Diğerine hepsi düşmandı. Neden öyle gördüğünü anladık. Peki bu adama neden hepsi dost görünüyor? Ya da şöyle soralım. Biz sağ yolun yolcusuyuz, acaba bize her şey dost ve akraba görünüyor mu? Cevabımız hayırsa gözlüklerimizi kontrol edelim! Şimdi rahmani gözlük olmayınca,  insanların sadece nefsini görüyoruz. Nefiste de kusur olduğu için sevemiyoruz. Ama rahmani gözlükle bakarsak, onun kalbini, ruhunu, en önemlisi ona bakarak Allah’ın sanatını görebiliriz. O zaman ister istemez insanları severiz. Zaten Allah bizden bunu istiyor. Efendimiz (A.S.M): “Sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız.” buyuruyor.

(Müslim) 

Bu sevgi meselesi imani bir mesele.. Eğer bu noktada eksiğimiz varsa düşünelim. Biz insanları kendi bakış açımızla mı yoksa rahmani bakışla mı değerlendiriyoruz? En önemlisi insanların ve Allah’ın bizim sevgimize ihtiyacı yok. Kalbimizdeki kötü hisleri atmak ve imanımızı kemâle erdirmek için bizim sevmeye ihtiyacımız var. 

Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisat-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurane ahz-ı asker için bir davul, bir muzıka sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi hem umum halkın elemi ile müteellim olmasına bedel; şu bahtiyar, hem kendi hem umum halkın süruru ile mesrur ve müferrah olur. Hem güzelce bir ticaret eline geçer, Allah’a şükreder.

(Sözler)

Bu şekilde güzel ve iyi bakmanın bize o kadar çok faydası var ki,  üstelik sadece dünyada verdiği güzellikten bahsediyoruz. Âhiret cihetine bakan faydasından bu derste hiç bahsetmedik. O bambaşka bir şükür sebebi.. 

Böyle güzel bakan hiçbir şey kaybetmez. Rahmân suresinde Rabbimizin buyurduğu gibi: 

“İyiliğin karşılığı ancak iyilik değil midir?”  (Rahmân-60) 

İyilik eden iyilik bulur.

“Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.” 

(Mektubat)

Psikolojik açıdan gerçekten çok güzel hissettiriyor. 

   Güzel bakmakla ilgili, Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın çok güzel bir hatırası var. Bir gün sahabe efendilerimizle (ra) birlikte bir yerden geçerken, bir hayvan leşi ile karşılaşıyorlar. Sahabe efendilerimiz biraz rahatsız oluyor.  Efendimiz (sav) ise tebessüm ederek: “Dişleri ne kadar güzel değil mi.” diyor. Leşe bakarken bile güzel tarafını görüyor. Buradan bize çok güzel dersler çıkar. En kötü olayda bile o güzeli görebilmek.. 

Sonra döner, öteki adama rast gelir. Halini anlar. Ona der: “Yahu sen divane olmuşsun. Bâtınındaki çirkinlikler, zahirine aksetmiş olmalı ki gülmeyi ağlamak, terhisatı soymak ve talan etmek tevehhüm etmişsin. (2. Söz)

İnsan kötü düşününce kötü görüyor. Bu halide dışına sirayet ediyor. İnsan bu haliyle gülmeyi ağlamak güzellikleri çirkinlik sandığı için deli gibi davranmış oluyor. 

Aklını başına al, kalbini temizle.

Neden aklını başına al diyor?  

Çünkü o adamın aklı başında değil nefsinde. Bu yüzden kendine zulmetmiş oluyor. Kalbini temizle diyor. Çünkü bir insanın içinde, kalbinde güzellik olursa zaten kötü görmez. 

Aklını başına al, kalbini temizle. Tâ şu musibetli perde senin nazarından kalksın, hakikati görebilesin. Zira nihayet derecede âdil, merhametkâr, raiyet-perver, muktedir, intizam-perver, müşfik bir melikin memleketi hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkiyat ve kemalât gösteren bir memleket, senin vehminin gösterdiği surette olamaz.”

(2. Söz)

Hakikaten kâinata, nimetlere baktığımız zaman Allah’ın rahmetini, merhametini, adaletini hissetmiyor muyuz? Esmalarına bakıp, yansımasını gördüğümüz bir Allah, hâşa felsefe gözlüğünün gösterdiği gibi olabilir mi? 

Sonra o bedbahtın aklı başına gelir, nedamet eder. (pişman olur.) “Evet, ben işretten (sarhoşluktan) divane olmuştum. Allah senden razı olsun ki cehennemî bir haletten beni kurtardın.” der.  

   Ey nefsim! Bil ki evvelki adam kâfirdir veya fâsık-ı gafildir. (Fâsık-ı gafil: İinandığı gibi yaşamayan.) Şu dünya, onun nazarında bir matemhane-i umumiyedir. Bütün zîhayat, firak ve zeval sillesiyle ağlayan yetimlerdir. Hayvan ve insan ise ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozuklardır. Dağlar ve denizler gibi büyük mevcudat, ruhsuz, müthiş cenazeler hükmündedirler. Daha bunun gibi çok elîm, ezici, dehşetli evham, küfründen ve dalaletinden neş’et edip, onu manen tazip eder. 

  Diğer adam ise mü’mindir; Cenab-ı Hâlık’ı tanır, tasdik eder. Onun nazarında şu dünya, bir zikirhane-i Rahman, bir talimgâh-ı beşer ve hayvan ve bir meydan-ı imtihan-ı ins ü cândır. Bütün vefiyat-ı hayvaniye ve insaniye ise terhisattır. Vazife-i hayatını bitirenler, bu dâr-ı fâniden, manen mesrurane, dağdağasız diğer bir âleme giderler. Tâ yeni vazifedarlara yer açılsın, gelip çalışsınlar.

(2. Söz)

İmanlı bir insan da elbette bir yakını vefat ettiğinde üzülür. Efendimiz’de (A.S.M.) üzülmüştür. Ama bu çok büyük bir acı olmaz.

  Misal bir yakınımız başka bir şehire taşınsa bu bizi üzebilir. Çünkü bir süre görüşemeyeceğiz. Ama ölmesi kadar dehşetli bir acı hissetmeyiz. İman ehli için ölüm böyledir. Sadece bir süreliğine ayrı olduğumuz için üzülürüz. Onu sonsuza kadar kaybettiğimizi düşünmeyiz. Aslında bir süre ayrı kaldık diye kendimiz için üzülüyoruz. 

  Sevdiklerimizin olduğu bir şehre gitmek isteğimiz gibi, yakınlarımız vefat ettiğinde de âhiret için çalışma şevkimiz artar ve daha çok çalışırız. Doğru baktığımızda yakınlarımızın ölümü bile nimet oluyor. Zâhiren bakınca bir yetime üzülürüz. Rahmani gözlük olunca ona imreniyoruz. 

   İşte iman gözlüğü olunca “çaresi yok” denilen ölümün bile çaresi olduğunu anlıyoruz. 

Bütün tevellüdat-ı hayvaniye ve insaniye ise ahz-ı askere, silah altına, vazife başına gelmektir. Bütün zîhayat, birer muvazzaf mesrur asker, birer müstakim memnun memurlardır. Bütün sadâlar ise ya vazife başlamasındaki zikir ve tesbih ve paydostan gelen şükür ve tefrih veya işlemek neşesinden neş’et eden nağamattır. Bütün mevcudat, o mü’minin nazarında, Seyyid-i Kerîm’inin ve Mâlik-i Rahîm’inin birer munis hizmetkârı, birer dost memuru, birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok latîf, ulvi ve leziz, tatlı hakikatler, imanından tecelli eder, tezahür eder. 

(2. Söz)

Bir olay yaşadığımızda o an hislerimiz çok baskın olduğundan ve en önemlisi olayın içinde olduğumuz için doğru bakamıyoruz. Sonuç olarak bir çözüm üretemiyoruz. Aynı olayı bir başkası yaşadığında dışarıdan baktığımız için daha mantıklı çözümler bulabiliyoruz. Şu sözü çok duyarız. “Başkasına çok iyi tavsiyeler veriyorum ama kendime gelince hiçbir faydam olmuyor.” Çözümü yukarıda açıkladığımız gibi, hislerimizden ve yaşadığımız olaydan uzaklaşıp resmin bütününe bakmak. İşte Rahmani bakışla resmin bütününe bakmak doğru yolu bulmak kolaylaşıyor. Kendimize doğru tavsiyeler verip faydalı oluyoruz.

  Örnek verecek olursak: Bir konuda başarısız oldun amacına ulaşamadın. O an direkt: “Hiçbir konuda başarılı olamıyorum. Zaten hiç şansım yok. Hayat bize gülmez.” dediğinde o küçük meseleyi bütün hayatına yaymış olursun. Bu şekilde şikayet etmeye hakkımız yok. Geçmişe bakınca bu güne kadar bir sürü güzel şey yaşadın ve başardın, gelecekte ne olacağını zaten bilmiyorsun. Bu hal sürekli devam etmeyecek. O anki durumla bütün hayatını değerlendiremezsin.  İnşirâh suresi bize ne öğretiyordu:

 “Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirâh-5)  

Bu âyeti düşünerek, imtihanımıza çıkıp dışarıdan bakalım. Evet şu an bu imtihana sabrederek bir misafir gibi güzelce ağırlasam, Allah elbette güzel bir netice nasip edecektir. Bu âyetle sabittir. Hem biz ümitsiz olamayız. Rabbimiz: “Ümidinizi kesmeyin.” derken, ümitsizliğe düşmek bir Mü’mine yakışmaz.. 

   Demek iman, bir manevî tûba-i cennet çekirdeğini taşıyor. 

(2. Söz)

Yani iman dairesi insana daha cennete gitmeden manevî bir cennet yaşatıyor.

Küfür ise manevî bir zakkum-u cehennem tohumunu saklıyor. 

(2. Söz)

İmansızlık ise dünyada dahi manevî bir cehennemi yaşatıyor. 

Şimdi buraya kadar şöyle bir soru gelebilir. Madem ki imansızlıkta manevi bir cehennem var, bu kadar zahmetli, nasıl oluyorda o insanlar hayattan bu kadar zevk alıyorlar? Gayet mutlu görünüyorlar. Çok acı içinde olmaları gerekmez miydi?

Üstadın çok güzel bir cevabı var: 

Çünkü gaflet, hissi iptal ediyor. Ve bu zamanda öyle bir derecede iptal-i his etmiş ki, bu elîm elemin acısını ehl-i medeniyet hissetmiyorlar. 

(Lem’alar)

Peki gafletle ne yapıyorlar? Deve kuşu gibi kafalarının kuma gömüyorlar. Nasıl temsildeki adam kendini sarhoş etmişti. Onlarda kendilerini sarhoşlukla, eğlenerek oyaladıkları için hissetmiyorlar. Kendilerini mutlu sanıyorlar. 

Fakat hassasiyet-i ilmiyenin tezayüdüyle ve her günde otuz bin cenazeyi gösteren mevtin ikazatıyla o gaflet perdesi parçalanıyor.

(Lem’alar)

Sonsuza kadar sürmüyor. Bir yerden sonra tesiri kalmıyor. Gençlikte belki bir süre onları oyalıyor, eğlendiriyor. Ama hem ölüm yaklaştığında, hem başlarına bir musibet geldiğinde o mutluluk aniden gidiyor. 

Evet, şu elîm elemi ve dehşetli mânevî azâbı hissetmemek için, ehl-i dalâlet, iptal-i his nev’inden gaflet sarhoşluğuyla muvakkaten (geçici olarak) hissetmez. Fakat hissedeceği zaman, kabre yakın olduğu vakit, birden hisseder.

(32. Söz)

Bu ani hislerle karşılaşıp gaflet perdesi yırtılınca birdenbire dehşete kapılıyorlar. Maalesef sevdiklerini kaybedince, işler kötüye gittiğinde “Hayat benim için anlamını yitirdi.” diyerek intihar edebiliyorlar. 

İşte, ey bedbaht ehl-i dalâlet ve sefahet!

Şu dehşetli sukuta karşı ve ezici meyusiyete mukabil hangi tekemmülünüz, hangi fünununuz, hangi kemâliniz, hangi medeniyetiniz, hangi terakkiyâtınız karşı gelebilir? Ruh-u beşerin eşedd-i ihtiyaçla muhtaç olduğu hakikî teselliyi nerede bulabilirsiniz? Hem güvendiğiniz ve bel bağladığınız ve âsâr-ı İlâhiyeyi ve ihsânât-ı Rabbâniyeyi onlara isnat ettiğiniz hangi tabiatınız, hangi esbabınız, hangi şerikiniz, hangi keşfiyâtınız, hangi milletiniz, hangi bâtıl mâbudunuz, sizi, sizce idam-ı ebedî (sonsuz yok oluş) olan mevtin (ölüm) zulümâtından kurtarıp, kabir hududundan, berzah hududundan, mahşer hududundan, sırat köprüsünden hâkimâne geçirebilir, saadet-i ebediyeye mazhar edebilir?

(32. Söz)

   Demek selâmet ve emniyet, yalnız İslâmiyet’te ve imandadır. Öyle ise biz daima 

 اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى دٖينِ الْاِسْلَامِ وَ كَمَالِ الْاٖيمَانِ 

(Bize ihsan ettiği İslâm dini ve mükemmel iman nimeti sebebiyle Allah’a hamd olsun.)

demeliyiz. 

Yorum bırakın