
İnsanlar olarak gözümüzü bu dünyaya açtık. Doğal olarak buraya nasıl geldiğimizi, neden geldiğimizi ve nereye gideceğimizi sorgulamaya başladık. Bu soruların cevabını ararken, geliş amacımızın Allah’ı tanımak ve O’na kulluk etmek olduğunu öğrendik. Bunu öğrendikten sonra ise aklımıza şu soru gelecektir.
Peki Allah’ı nasıl tanıyacağız?
Şimdi Allah’ı tanıtan sayılamayacak kadar tanıtıcı var. En büyük 3 tanıtıcı ise:
KAİNAT KİTABI, EFENDİMİZİN ALEYHİSSALÂTÜ VESSELÂM ve KUR’AN-I KERİM’dir.
Konumuz: Efendimiz (s.a.v.), onun hak peygamber olduğunun bazı delilleri ve mucizeleri ile ilgili olacak. Tabiki hak peygamber olduğuna dair çok fazla delil var. Biz sadece bir kısmına değineceğiz.
Öncelikle şunu anlayalım. Bahsedeceğimiz insan sıradan bir insan değil, yaratılmış bütün varlıklardan üstün olan biri!
Şimdi Efendimiz (s.a.v.) yaşadığı döneme gidelim. Bir insan peygamber olduğunu iddia ediyor. Bir peygamberde ne ararız? Mucizeler ararız. Allah ile arasında yakın bir bağ olduğuna göre diğer insanlardan farklı olarak olağanüstü haller olmasını bekleriz. Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’da bir sürü mucize göstermiştir.
(Mucizeleri daha detaylı öğrenmek için 19. Mektubu okuyabilirsiniz.)
Bu mucizeler de sadece peygamberlikten sonra gerçekleşmemiştir. Peygamberlikten önce de “irhasat” denilen olağanüstü haller gerçekleşmiştir. Allah ezeli makamından o kişinin peygamber olacağını bildiği için ona bu mucizeleri ihsan ediyor. Diğer peygamberlerde de bu irhasat mucizeleri vardır. Ama en çok yaşayan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir.
İrhasat mucizelerinden bazıları şunlardır:
Babasının yüzündeki nurun annesine daha sonra Efendimiz’e geçmiş olması.
Çocukluğunda ve diğer zamanlarda onu koruyan bir bulut olması.
Cahiliye ve vahşet devrinde bu kadar ahlaklı büyümesi.
Rahip Bahira’nın onun peygamber olduğunu anlaması… gibi birçok mucize sayılabilir.
Peygamberlikten sonra ise: Ayın ikiye ayrılışı, parmaklarından su akması, çok az yemeklerin bir orduya yetecek kadar bereketlenmesi… gibi mucizeleri hatırlayabiliriz. Evet bunlar bir beşerin yapabileceği işler değildir. Ancak Allah’ın izniyle gerçekleşebilir. Peygamberine bu mucizeleri ihsan eder.
Şimdi daha yakından anlayabileceğimiz bir mucizeye geçelim. İnsanlık tarihine baktığımızda hiçbir dönemde Efendimiz (s.a.v)’in gerçekleştirdiği gibi bir inkılab gerçekleşmemiş, bu kadar kısa bir sürede böyle köklü bir değişim yaşanmamıştır. Hiçbir tarih buna şehadet etmemiştr. Bunu sadece islam tarihi veya alimleri söylemiyor. Gayrimüslimler dahi bu değişime hayran kaldıklarını dile getiriyorlar. Çünkü onun (s.a.v.) yaptığı köklü inkılaplar bir beşerin yapabileceği işler değildir. Bir insanı kendi doğrularından vazgeçirmek ciddi anlamda zor bir iştir. Mesela; kendi hayatımıza bakarsak çok basit bir alışkanlığı bile değiştirmek imkansız olabiliyor. Anne babalar çocuklarını eğitirken, olumsuz bir huyunu düzeltmeye çalışırken ne kadar zorlanıyorlar. Her yolu denemelerine rağmen başarısız oluyorlar. Özellikle yaşlı insanları kendi doğrularından vazgeçirmek en zor olanıdır. O yaşına kadar kendince bir şeyleri doğru zanneder. Siz mantıklı bir şekilde delillerle anlatsanız bile, onlar: ” Biz böyle gördük, böyle öğrendik.” diyeceklerdir.
Şimdi tekrardan Efendimiz’in peygamber olarak gönderildiği coğrafyaya bakalım. Bu coğrafyada atalarının dinine son derece bağlı, inatçı ve medeniyetten uzak bir millet var. Aynı zamanda aralarında kan davaları olan insanları öldükten sonra, kanlarını içebilecek kadar vahşiler. Bidatların çoğaldığı, kız çocuklarının gömüldüğü bir dönemden bahsediyoruz. Bir insanda merhamet olsa kız çocuğunu gömebilir mi?
İşte Efendimiz (s.a.v) böyle bir topluluğa gönderiliyor. Onlarla beraber 40 sene yaşadığı hâlde hiçbir şekilde onlara benzemiyor. Allah onu günahlardan, hatalardan koruyor. Çok temiz bir şekilde 40 yaşına geliyor. Ondan sonrası zaten daha güzel bir şekilde devam ediyor.
40 yaşında peygamberlik görevi başladığında onalara peygamber olduğunu söylüyor. 40 yaşına kadar kavmi tarafından çokça sevilen, güvenilen, Muhammed’ül – emin diye adlandırılan biri olmasına rağmen hepsi bir anda düşman kesiliyor. En yakınlarından amcası bile düşman oluyor. Onu ölümle tehdit ediyorlar ve defalarca bunu deniyorlar.
Şimdi mantıklı düşündüğümüzde buradan bile hak peygamber olduğu anlaşılıyor. Çünkü bir insanın ne derdi var ki yıllardır içinde yaşadığı toplumu, onu seven insanları kendine düşman etsin. Sonra Efendimiz (s.a.v.) davası için ne kadar çalışıyorsa, onlarda o davayı yok etmek için o kadar çok çalışıyorlar. Hepsi bir araya gelip planlar yapıyorlar. Peygamberlik davası hâşa yalan olsa, hiç uğraşmazlardı. Çünkü yalandan bu kadar korkulmaz.
Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın en büyük mucizesi ise Kur’an-Kerim’dir. Kur’an-ı Kerim onun tek başına onun hak peygamber olduğunu ispat eder. Evet Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda gelecekten ve geçmişten haberler verir. İndiği dönemde icraatları mümkün olmayan teknolojik gelişmelerden bahseder. Hükümleri bütün insanlığa ve her zamana hitap eder. Geçerliliğini korur. Eğer bizler Kurân’ın hak kitap olduğuna iman ediyorsak Efendimizin’de (s.a.v.) hak peygamber olduğuna iman etmek zorundayız. Çünkü Kur’an-ı Kerim bize onunla beraber indi. Bir an da gökten inmedi. Önce ona nazil oldu, sonra oda bizlere öğretti. Kur’an-ı Kerim’in beşer sözü olamayacağını yukarıda saydığımız bazı deliller ve daha birçok delil ispat ediyor. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’in hak kitap olduğuna iman ettiğimizde Efendimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hak peygamber olduğu kati bir şekilde ortaya çıkıyor. Ona da iman etmemiz gerekir. Evet onun en büyük mucizesi en büyük delilidir.
Kur’an-ı Kerim baştan sona bütün âyetleri Efendimiz’in hak peygamber olduğunu ispat ediyor. Aynı zamanda ona özel, onu ve ahlakını anlatan birçok âyet vardır. Biz sadece bir âyet üzerinden onun hak peygamber oluşuna değineceğiz.
…وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِؕ…
“…Allah seni insanlardan koruyacaktır…”
(Mâide Suresi, 67)
“Resul-i Ekrem Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Aleyhissalâtü Vesselâmın hıfzı ve ismeti bir mu’cize-i bâhiredir.” (Mektubat)
Yani korunması, hem insanların onu öldürmesinden, hem de günahlardan korunması onun hak peygamber olduğuna delildir.
Âyet-i Kerime de geçtiği gibi:
“…Allah seni insanlardan koruyacaktır…”
Korumuş mudur?
Elbette korumuştur.
Yukarıda bahsettiğimiz gibi bidatların, cehaletin, vahşetin aşırı olduğu bir toplumda büyüdüğü hâlde, küçücük bir günaha bile girmemiş, hiçbir kötü ahlaklarına, yanlışlarına uymamıştır. Allah onu hepsinden korumuşur. Peygamberliğini ilan ettikten sonra ise düşmanları defalarca suikast hazırladıkları hâlde başarılı olamamıştı ve Efendimiz (a.s.m.) yatağında vefat etmiştir.
Korunması ile ilgili bazı hâdiselere bakalım.
Evet, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıktığı vakit, değil yalnız bir taifeye, bir kavme, bir kısım ehl-i siyasete veya bir dine, belki umum padişahlara ve umum ehl-i dine tek başıyla meydan okudu. Halbuki onun amcası en büyük düşman ve kavim ve kabilesi düşman iken, yirmi üç sene nöbettarsız, tekellüfsüz, muhafazasız ve pek çok defa suikaste maruz kaldığı halde, kemâl-i saadetle, rahat döşeğinde vefat edip Mele-i Âlâya çıkmasına kadar hıfz ve ismeti, وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ “Allah seni insanlardan koruyacaktır.” ne kadar kuvvetli bir hakikati ifade ettiğini ve ne kadar metin bir nokta-i istinad olduğunu, güneş gibi gösterir. Biz, yalnız nümune için, kat’iyet kesb etmiş birkaç hâdiseyi zikredeceğiz.
Birinci hâdise: Ehl-i siyer ve hadîs müttefikan haber veriyorlar ki: Kureyş kabilesi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı öldürtmek için kat’î ittifak ettiler. Hattâ, insan suretine girmiş bir şeytanın tedbiriyle, Kureyş içine fitne düşmemek için, her kabileden lâakal bir adam içinde bulunup, iki yüze yakın, Ebu Cehil ve Ebu Leheb’in taht-ı hükmünde olarak, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın hane-i saadetini bastılar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanında Hazret-i Ali vardı. Ona dedi: “Sen bu gece benim yatağımda yat.” Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm beklemiş, tâ Kureyş gelmiş, bütün hanenin etrafını tutmuşlar. O vakit çıktı, bir parça toprak başlarına attı, hiçbirisi onu görmedi, içlerinden çıktı, gitti. Gar-ı Hira’da iki güvercin ve bir örümcek, bütün Kureyş’e karşı ona nöbettar olup muhafaza ettiler.
(Mektubat)
Bu olaylar bir insanın yapabileceği işler değildir. Ancak Cenab-ı Hakk peygamberini bu şekilde koruyabilir.
İkinci hâdise: Vakıât-ı kat’iyedendir ki, mağaradan çıkıp Medine tarafına gittikleri vakit, Kureyş rüesası, mühim bir mal mukàbilinde, Sürâka isminde gayet cesur bir adamı gönderdiler; tâ takip edip onları öldürmeye çalışsın. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekr-i Sıddık ile beraber gardan çıkıp giderken gördüler ki, Sürâka geliyor. Ebu Bekr-i Sıddık telâş etti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mağarada dediği gibi, لاَ تَحْزَنْ اِنَّ اللهَ مَعَنَا (Üzülme! Allah bizimle beraberdir.) dedi. Sürâka’ya bir baktı; Sürâka’nın atının ayakları yere saplandı, kaldı. Tekrar kurtuldu, yine takip etti. Tekrar atının ayaklarının saplandığı yerden duman gibi birşey çıkıyordu. O vakit anladı ki, ne onun elinden ve ne de kimsenin elinden gelmez ki ona ilişsin. “El-aman” dedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm aman verdi. Fakat dedi: “Git, öyle yap ki başkası gelmesin.”
Şu hâdise münasebetiyle bunu da beyan ederiz ki: Sahih bir surette haber veriyorlar: Bir çoban, onları gördükten sonra Kureyş’e haber vermek için Mekke’ye gitmiş. Mekke’ye dahil olduğu vakit, niçin geldiğini unutmuş. Ne kadar çalışmışsa, hatırına getirememiş. Mecbur olmuş, dönmüş. Sonra anlamış ki, ona unutturulmuş.
(Mektubat)
Bu âyeti ispat eden bir çok hâdise yaşanmıştır. Diğerleri için 19. Mektuba bakabilirsiniz.
Başta söylediğimiz gibi bize Allah’ı tanıtan 3 kitap vardı. Bu derste Peygamber efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ı konuştuk. Şimdi Onun çok önemli bir özelliğinden bahsedeceğiz.
19. Söz’de:
Şimdi şu ikinci bürhan-ı nâtıkî olan Hâtemü’l-Enbiya aleyhissalâtü vesselâmı tanımalıyız, dinlemeliyiz.
Evet, o bürhanın şahs-ı manevîsine bak: Sath-ı arz bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine bir minber… O bürhan-ı bâhir olan Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatip, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkeb bir halka-i zikrin serzâkiri… Bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya taravettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki her bir davasını, mu’cizatlarına istinad eden bütün enbiya ve kerametlerine itimat eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar.
(Sözler)
Evet Efendimiz (a.s.m.)’ın bütün peygamber ve evliyaların efendisidir. Hepsinin çekirdeği, kökü hükmündedir. Aynı zamanda peygamberlerin sonuncusu yani o çekirdeğin meyvesidir. Çekirdeğin meyvesi olmasına, ahlakı tamamlaması, bütün insanlığa gönderilen evrensel mesaji getirmesi örnek olabilir. Nuranî bir ağaç gibi düşünelim. Hem o ağacın büyümesine vesile olan çekirdek, hemde ağacın neticesi olan meyve hükmündedir. Cennette olan şecere-i tuba gibi, onunda kökleri yukarıda dalları aşağıdadır. Yani hem her şeyin başı, hem de her şeyin sonudur. Bütün evliya ve enbiyaların yaptığı ibadet ve zikirlerin başında yine o (a.s.m) vardır. Bu yüzden o zikir halasının başıdır. Her şeyden önce Nur-u Muhammedi yaratılmıştır.
Zaten bütün hak peygamberler nübüvvetin Efendimiz (s.a.v.) ile sonuçlacağını biliyordu. Hepsi ondan haber vermişlerdi. O zaman onların mucizeleri de yine Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hak peygamber olduğunun ispatı oluyor.
Bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya taravettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki her bir davasını, mu’cizatlarına istinad eden bütün enbiya ve kerametlerine itimat eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar.
Zira o لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der, dava eder. Bütün sağ ve sol, yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurani zâkirler, aynı kelimeyi tekrar ederek icma ile manen صَدَقْتَ وَ بِالْحَقِّ نَطَقْتَ (“Doğru söyledin ve hakkı konuştun.”) derler. Hangi vehmin haddi var ki böyle hesapsız imzalarla teyid edilen bir müddeaya parmak karıştırsın.
(Sözler)
(Dipnot: Hadis kaynaklarında “tevatürle” yani ittifakla tekrar tekrar rivayet edilen hadisler. Kaynağı çok kuvvetli hadislerdir. Çünkü onlar yalanda ittifak etmesi mümkün olmayan insanlardır. Büyük bir titizlikle bizlere ulaşmıştır. Allah’ın izniyle korunmuştur. Hiçbir ekleme ve çıkarılma olmasının imkanı yoktur.)
