BU BAYRAMDA NEYİ KURBAN EDECEKSİN?

Kendi nefsime hitaben demiştim: Ey gafil Said! (Buraya kendi adımızı koyuyoruz) Bil ki şu âlemin fenasından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden müfarakat eden bir şeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terk edip arka çeviren ve bâhusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyi etmeyen, hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firak ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü anında seni terk eden fâni şeylerle kalbini bağlamak, kâr-ı akıl değildir. Lemalar

Kalbimizi bağlamak neden layık değildir? Kalbimizi neden bu geçici, fâni, yok olup giden, anlık mutluluklara bağlayamayız? Acaba bizim kalbimiz bunu neden kabul etmiyor?

İnsan, mahiyet-i câmiiyeti itibarıyla mevcudatın hemen ekserisiyle alâkadardır. Hem insanın mahiyet-i câmiasında hadsiz bir istidad-ı muhabbet dercedilmiştir. Onun için insan da umum mevcudata karşı bir muhabbet besliyor. Koca dünyayı bir hanesi gibi seviyor. Ebedî cennete bahçesi gibi muhabbet ediyor. Halbuki muhabbet ettiği mevcudat durmuyorlar, gidiyorlar. Firaktan daima azap çekiyor. Onun o hadsiz muhabbeti, hadsiz bir manevî azaba medar oluyor. O azabı çekmekte kabahat, kusur ona aittir. Lemalar

Bizler de sonsuz bir sevme kabiliyeti vardır. Her şeye karşı bir muhabbet besliyoruz.

Çünkü kalbindeki hadsiz istidad-ı muhabbet, hadsiz bir cemal-i bâkiye mâlik bir zata tevcih etmek için verilmiş. O insan sû-i istimal ederek o muhabbeti fâni mevcudata sarf ettiği cihetle kusur ediyor; kusurun cezasını, firakın azabıyla çekiyor. Lemalar

Sonsuz sevme, muhabbet etme kabiliyetimiz var. Sonsuz kemalât sahibi bir zat için verilmiş bizlere, o yüzden dünyalık şeyler bizi mutmain etmiyor. Ayeti kerime de:

Bunlar, iman edenler ve Allah’ı zikrederek gönülleri huzura kavuşanlardır. Bilesiniz ki gönüller ancak Allah’ı zikrederek huzura kavuşur. (Ra’d, 28)

Neden kalbimiz mutmain olmuyor? Çünkü; kalbimiz de sonsuz bir yetenek ile yaratıldık. Allah “kulum beni sevsin” diye o kalbi vermiş. Ama biz o kalbi dünyalık şeylere parçaladığımız zaman bu bir insan olabilir, araba olabilir, çiçek olabilir her şeyi düşünelim. Sadece haram sevda olarak değil, genel düşünelim. Anne-evlat sevgisi bile olabilir. Eğer biz bu sevgiyi Allah ile aramıza perde koyuyorsak, bir engel olarak koyuyorsak bu sevgiler bizim için doğru bir sevgi olmuyor. Çünkü bu kalp bize Allah’ı sevmek için verildi. Peki onları nasıl seveceğiz?

Allah namına, Allah rızası için seveceğiz. Yoksa Allah’a perde ettiğimiz zaman Allah’ın verdiği kalbi yanlış şeylerle yanlış yerlerde kullanmış oluyoruz.
Sevdayı yanlış şekilde çevirirsek bir annenin evlat sevgisi bile haram sevda olabilir. Eğer şöyle diyorsak; “Benim çocuğum durmuyor, namaz kılarken kim ona bakacak? O zaman ben namaz kılamam.” dediğimiz zaman o çocuğa sevgi de haram olmuş oluyor. Bir çocuk sevgisi nasıl haram olabilir? O zaten Allah’ın emaneti, biz Allah’tan çok seversek imtihanımız olur. Bu örneğe kimi koyarsak koyalım isim önemli değil.

Çünkü kalbindeki hadsiz istidad-ı muhabbet, hadsiz bir cemal-i bâkiye mâlik bir zata tevcih etmek için verilmiş. O insan sû-i istimal ederek o muhabbeti fâni mevcudata sarf ettiği cihetle kusur ediyor; kusurun cezasını, firakın azabıyla çekiyor. 

İşte bu kusurdan teberri edip o fâni mahbubattan kat’-ı alâka etmek, o mahbublar onu terk etmeden evvel o onları terk etmek cihetiyle Mahbub-u Bâki’ye hasr-ı muhabbeti ifade eden  يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى olan birinci cümlesi: 

   “Bâki-i Hakiki yalnız sensin. Mâsiva fânidir. Fâni olan elbette bâki bir muhabbete ve ezelî ve ebedî bir aşka ve ebed için yaratılan bir kalbin alâkasına medar olamaz.” manasını ifade ediyor. “Madem o hadsiz mahbubat fânidirler, beni bırakıp gidiyorlar; onlar beni bırakmadan evvel ben onları   يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى  demekle bırakıyorum. Yalnız sen bâkisin ve senin ibkan ile mevcudat beka bulabildiğini bilip itikad ederim. Öyle ise senin muhabbetinle onlar sevilir. Yoksa alâka-i kalbe lâyık değiller.” demektir. 

İşte bu halette kalp, hadsiz mahbubatından vazgeçiyor. Hüsün ve cemalleri üstünde fânilik damgasını görür, alâka-i kalbi keser. Eğer kesmezse mahbubları adedince manevî cerihalar (yaralar) oluyor. Lemalar

Şimdi bunu nereye bağlayacagız?

Eğer aklın varsa uhrevî inkılabatında, berzahî etvarında ve dünyevî inkılabatının müsadematı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların zevalinden kederlenme. Lemalar

Herkes aynı yanlışı yapınca aynı günaha girince nefsimize ne diyorduk? Herkes sana kabir kapısına kadar eşlik edebilir. Kabirden sonra eşlik eden yok! Kabirde yalnız başımıza kalacağız..

Sen kendi mahiyetine bak ki senin latîfelerin içinde öyle bir latîfe var ki ebedden ve ebedî zattan başkasına razı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemiyor, mâsivasına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise senin duygularının ve latîfelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîm’in emrine mutî olan o sultanına itaat et, kurtul!  Lemalar

Duygularımızın sultanlarından biri kalptir. Diğeri de latife-i Rabbaniye, yani hepimizin içinde eğer biz onu susturmazsak Allah ile beraber olan bir latifemiz var. Allah’a bizi bağlayan bir latife ve Allah’tan başka hiçbir şeye razı olmuyor. O yüzden dünyalık eğlencelerin ardından üzülüyoruz. Farklı şeylerle o latifeyi oyalamaya çalışıyoruz ama kabul etmiyor.

Peki konuyu buradan kurbana nasıl bağlayacağız?

Kurban: Kurbiyetten geliyor, yaklaşma vesilesi demektir. Allah bizden bir şey istediği zaman, almak için değil bize vermek için onu emrediyor. O zaman Kurban niye verilmiş? Hâşâ Allah’ın bizim kurbanlarımıza ihtiyacı var mı? Tabiki hayır ayette ne diyor:

Onların ne etleri Allah’a ulaşır ne de kanları; O’na ulaşacak olan sadece sizin takvânızdır…(Hac, 37)

Her ibadetin illeti dediğimiz esas sebebi, maslahatı dediğimiz faydası, hikmeti dediğimiz gayesi var.

İlleti (esas sebep): Allah’ın rızası için kesmektir.

Maslahatı: şöyle bir psikolojik faydası keşfedilmiş, her insanda öfkelendiği anda bir insanı öldürebilme potansiyeli var. O kurban kesildiği zaman o kanı gördüğünde içindeki o vahşi öfke hissini de kesmiş oluyor.

Hikmeti: Kurbiyet, Teslimiyet, Fedakarlık.
Kurbiyet Allah’a yakın olmak.
Akrebiyet, çok yakın olmak demektir. Kurbiyet ile biz Allah’a yaklaşmaya çalışıyoruz, Akrebiyet Allah’ın bize yakın olması. Allah zaten bize şah damarımızdan bile daha yakın..  Sadece biz Allah ile aramıza perdeler koyuyoruz. O (c.c.) Bizi 7/24 görüyor ve duyuyor. Allah’a ulaşamama ihtimalimiz yok! Allah bu kadar yakın iken biz uzak kalıyoruz..
Kurban, teslimiyet, fedakârlıktır. Kurbanı konuşurken Hz. İbrahim, Hz. İsmail efendilerimiz ve Hz. Hacer validemiz ile olan hadiseye girmeden olmaz.

Hz. İbrahim, Halilullah yani Allah’ın dostu, Peygamber efendimiz (s.a.v.) ise Habibullah Allah’ın sevgilisi..

Allah’ın dostu olmanın bir bedeli vardır değil mi? Peygamberler bizden çok çok ağır imtihanlara girmişlerdir. Hz. İsmail’i, Hz. İbrahim’in çok ileri yaşlarındayken Allah dünyaya gönderiyor. O kadar kıymetli ki hani halk arasında çocuğu zor ve tek olana “değerli çocuk” derler.  Hz İsmail de öyle çok değerli kıymetli biricik çocuk Hz İbrahim’in dünyasında…

Hz. İbrahim’in (as.) Sare validemiz ile çocuğu olmuyor. Hz. Hacer validemizden çocuğu oluyor. Hz. İbrahim’in as. hayatını mutlaka öğrenmelisiniz.
Hz. İsmail (as.) dünyaya gelince Rabbimizin emriyle Mekke civarına gidiyorlar. O dönem Mekke çöl ve hiçbir şey yok. Çöl, çocuk ve anne! Hz. İbrahim (as.)’a  evladını ve karısını orada bırakması için, Allah’tan emir geliyor. Su yok, barınma imkanı yok. İlk fedakarlık orada yapılıyor. O halleriyle Hz. Hacer validemiz diyor ki: “Ya İbrahim bunu sana Allah mı emretti?” Hz. İbrahim (as.) “Evet, Allah emretti.”  bunun üstüne Hz. Hacer validemiz “Allah bizi zayi etmeyecektir.” diyor. Orada bir teslimiyet, fedakarlık var. Şu an hac da yapılan çoğu şey Hz. Hacer validemizin hareketlerindendir. (Safa ve Merve arasındaki yürüyüş, zemzem suyunu bulması) 

  Aradan yıllar geçiyor, Hz. İbrahim (as.) oğlunu görmek için sık sık Filistin’den Mekke’ye gidip geliyor. Zemzem suyu çıktığı için Mekke artık yerleşim yeri haline gelmiş. Hz. İsmail babası ile bir yerlere gidecek yaşa geldiğinde, Hz. İbrahim (as.) rüyalar görüyor. Hz. İsmail (as.)’ı kurban verdiği gösteriliyor. Üç defa üst üste rüyasında gördüğü için bunun Allah’tan geldiğini ve kendisinden bu fedakarlığı istediğini anlıyor.

Âyet-i Kerimelerden okuyalım: 

“Rabbim! Bana iyilerden olacak bir evlât ver!” Bunun üzerine kendisine akıllı ve iyi huylu bir erkek çocuğu olacağını müjdeledik.  Çocuk, babasıyla beraber iş güç tutacak yaşa gelince babası ona, “Yavrucuğum” dedi, “Rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm; düşün bakalım sen bu işe ne diyeceksin?” Dedi ki: “Babacığım! Sana buyurulanı yap; inşaallah beni sabredenlerden biri olarak bulacaksın.”  (Sâffât,100-102.)

Teslim olan sadece Hz. İbrahim (as.) değildi, o yaşında Hz. İsmail(as) da  teslim olmuştu. Hz. İbrahim (as.) çocuğunu, Hz. İsmail (as.) canını feda ediyor. Halilullah, Allah’ın dostu olmak kolay değildi. 

  Seviyelerine göre insanlara imtihanlar gelir. En ağrıları peygamberlere, makamlarına göre alim ve evliyalara, salih kullara… bu şekilde devam eder.

Her ikisi de (ilâhî buyruğa) teslim olunca ve babası onu yüzüstü yatırınca, “Ey İbrâhim!” diye ona seslendik; “Tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun.” İşte iyileri biz böyle ödüllendiririz. Bu, kesinlikle apaçık bir imtihandı. (Sâffât, 103-106 )

Hz. İsmail (as.) kurban edileceği zaman bıçak kesmiyor. Bıçağı taşa vurunca taş yarılıyor ama bıçak Hz. İsmail (as.)’ı kesmiyor. Hatta Hz. İbrahim (as.) bıçağa Allah’ın emrini yerine getirmediği için sinirleniyor. Bıçak, dile gelerek: “Halil istiyor, Celil istemiyor” diye söylediği rivayet edilir.
Sen istiyorsun ama Allah istemiyor. Allah’ın başka bir muradı var. Bu açık bir imtihandı. “Feda edebilecek misin?” O Peygamber feda edebilecek miydi? Yukarıda söylediğimiz gibi Peygamberlerin imtihanı çok daha ağır olur. Şimdi kendi imtihanlarımızı düşünelim. Hiçbirimiz böyle bir imtihana giriftar olmadık. “Biz neleri kurban veremiyoruz?” Daha hissiyatlarımızı bile feda edemiyoruz. Allah rızası için öfkemizi feda edemiyoruz. O en sevdiği biricik olduğunu feda ediyor. 

  Sorgulayalım! Biz hangi konuda Allah’a teslim olduk? Hangisinde olmadık? Kurban, sadece küçükbaş – büyükbaş hayvan meselesi değildir! “Allah’a yakın olmak için nasıl bir fedakarlık yaptık?” Bunu düşünmeliyiz. Kurban Allah’a yaklaşma vesilesi.. Çoğumuzun kurban kesecek durumu yok. O zaman bu bayram nasipsiz mi kalacağız? Hayır. Allah rızası için, vazgeçemediğin bir yanlışını, günahını kurban edebilirsin. 

Biz, (oğlunun canına) bedel olarak ona iri bir kurbanlık verdik.  (Sâffât, 107)

Bu kurban 40 sene cennette beslenmiştir. Allah tabi ki böyle bir imtihandan geçeceğini, sonucunda ne olacağını biliyordu. Ona 40 sene cennette beslenmiş olan bir koçu gönderiyor.

Onun hakkında, “İbrâhim’e selâm olsun!” ifadesini sonradan gelen nesiller arasında devam ettirdik. (Sâffât, 108-109)

Allah, geriden gelenler için onlara iyi bir nam bıraktı. Şu an da yahudi ve hristiyanlar Hz. İbrahim’i sahiplenmek istiyor. Kendi peygamberleri olduğunu söylüyorlar. 

“Evet, iyileri işte böyle ödüllendiririz. Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandı.” (Sâffât, 110 – 111)

 Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Ben iki kurbanlık babanın oğluyum.” buyuruyor. (Hâkim, II, 609/4048)

Efendimiz (s.a.s.) Hz. İsmail’in soyundan geliyor. 

İkinci kurban ise Hz. Abdullah. Her şey Allah’ın takdirine, kaderde ki planına göre ilerlemiş. Hz. Hacer ve Hz. İbrahim’in Mekke’ye gönderilmesi, oranın yerleşim yerine dönmesi, Hz. İbrahim (as.) ve Hz. İsmail’in (as.) Hz Adem’den sonra temelleri kaybolan Kabe’yi yeniden inşa etmeleri, işin sonunda Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a ulaşıyor. 

Hz Abdullah’ın kurban edilme meselesi nasıl olmuştur? 

Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’den sonra, Mekke civarında tevhid inancı bozulmuş ve insanlar putlara tapmaya, Allah’a şirk koşmaya başlamıştı. Allah’ta zemzemi o topraklardan çekmişti. Tâ Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib’e kadar… Bu süre zarfında zemzem sadece şiirlerde, hikâyelerde geçiyor. Zemzem suyu diye bir şey duymuşlar. Ama bir efsane olarak biliniyor. Abdülmuttalib’e rüyasında zemzemin yeri adeta harita şeklinde gösteriliyor ve ona  zemzem bulduruluyor ve Zemzemi ararken hazineler bulunuyor. Mekkeli müşrikler hemen sahip çıkmak istiyorlar. 

Abdülmuttalib’i “Senin bir oğlun var, seni hemen ödürebiliriz. Kendime güvenme.” diyerek tehdit ediyorlar. Bu durum karşısında Hz. Abdülmuttalib Allah’a: “Bana 10 tane oğul ver. Birini sana kurban edeceğim.” diye dua ediyor.  Aradan yıllar geçiyor. Hazineler paylaştırılıyor. Zemzem kullanıma geçmiş durumda ve Hz. Abdülmuttalib’in 10 tane oğlu oluyor. Bazı rivayetlere göre, bu sözünü unutunca ona rüyada hatırlatılıyor. Oğulları arasında kura çekince Hz. Abdullah çıkıyor. Daha sonra halk oğlunu kurban etmesine karşı çıkıyor. O dönemin âdetlerine göre bir insanın canına karşı 10 deve verilir. Bu kez develerle kura çekiliyor. Hz. Abdullah çıkınca sayıyı artıyorlar. En son 100 deve ile çekilince develer çıkıyor. 3 kez tekrar edildikten sonra Allah’ın muradının bu olduğunu anlayarak Allah rızası için 100 deve kurban ediyor. Hz. Abdullah kurtulmuş oluyor. 

Her kurbanın bir karşılığı var:

PEYGAMBERLER : Peygamberler kendilerini Allah’a kurban etmişler. En üst makamda Peygamberler vardır. 

SAHABELER : Onlarda Allah’ın (c.c.) ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) yolunda her şeylerini feda etmişlerdir.

ŞEHİTLER: Şehitlerde canlarını Allah yolunda kurban ediyorlar. Bu yüzden ölümü hissetmiyorlar. Şehitler hakkında Âyet-i Kerimede: “Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz.” diye bahsedilir. (Bakara, 154) Biz onların ölmediğini ve farklı bir yaşam tabakasında olduklarını kabul ediyoruz. 

SALİHLER (Salih amel işleyen kullar) Peki onlar neyi feda ediyor? 

Nefislerini ve hislerini kurban ediyorlar. En önemlisi bunu sürekli olarak yapıyorlar.  Nefis ve şeytan daima kötülüğe sevk ederken, her defasında Allah’ın rızasını seçip “salihler” olarak 4. seviyede yer alıyorlar. 

Kesilen hayvanın da ödülü ve hakkı var. Acıyı hissetmeyecek ve sahibini sırattan geçiren bir binek olacak. İslam’da her şeyin ve herkesin hakkı vardır. 

Hadisi Şerifte: “Kıyamet gününde, haklar sahiplerine mutlaka verilecektir. Hatta boynuzsuz koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacaktır.” buyruluyor.   (Müslim, Birr 60. Tirmizî, Kıyâmet 2) 

Kurban kesmek sadece bize mi verilmiştir?  

Bazı âyetlere bakalım. 

   Biz her ümmete kurban kesmeyi meşrû kıldık ki kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar. Sonuç itibariyle hepinizin mâbudu tek bir ilahtır. Şu halde yalnız O’na teslimiyet gösterin. Sen de Allah’ın buyruklarına içtenlikle teslimiyet gösteren kimseleri müjdele!

   Onlar öyle kimselerdir ki, Allah anıldığında kalpleri titrer, başlarına gelen musibetlere sabrederler, namazlarını özenle kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcarlar.

   Biz o büyükbaş hayvanları da Allah’ın size nişânelerinden kıldık; sizin için onlarda nice yararlar vardır. Onlar (kesim için) sıraya dizildiklerinde üzerlerine Allah’ın adını anın, cansız halde yere serildiklerinde ise onlardan hem kendiniz yiyin hem de ihtiyacını gizleyen ve gizlemeyen yoksulları doyurun. İşte onları şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik.

  Onların ne etleri Allah’a ulaşır ne de kanları; O’na ulaşacak olan sadece sizin takvânızdır. İşte Allah onları sizin istifadenize verdi ki size doğru yolu göstermesinden ötürü O’nu tâzimle anasınız. İyilik yolunu tutanları müjdele! (Hac, 34-37)

Bu âyetlerden sonra, ilk insanlardan olan Habil ve Kabil’in kurban kesme meselesine bakalım.  

“Onlara Âdem’in iki oğlunun haberini gerçeğe uygun olarak anlat: Hani ikisi de birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, diğerine, “Andolsun seni öldüreceğim!” dedi. O da dedi ki: “Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder.” (Maide, 27)

Yukarıda salih amel işleyen insanlardan bahsetmiştik. Her işlerinden yalnızca Allah’ın rızasını düşünerek hareket ediyorlardı. Evet bizim kıldığımız namazlarda kurbanımız olabilir. Şimdi düşünelim namazımızı Habil’in sunduğu gibi mi yoksa Kabil’in sunduğu gibi mi sunuyoruz?

Tabiki bunu kesin olarak bilemeyiz. “Ne güzel namaz kılıyorum.” diye ucbe (kibre) giremeyiz! Bizler aciziz ama bunu düşünürsek daha özenli bir şekilde, niyetimizi kontrol ederek namaz kılar, yaptıklarımızı gözden geçirebiliriz. 

De ki: “Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. (En’am, 162)

Her şeyiyle Allah’a teslim olan, her şeyiyle O’nun kuvvetine dayanan bir insanı ne korkutabilir? Hiçbir şey korkutamaz. Çünkü Allah’a dayanıyor ve güveniyor. Ne yaşarsa yaşasın kalbi ferahtır. Mesela Üstad, hangi musibete, imtihana maruz kalırsa kalsın, dışarıda fırtına olsa bile hakiki imanı elde ettiği için kalbi yaz bahçesi gibiydi.

Demek İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder. (Sözler)

Rabbim, bizi O’na yaklaştıran kurbanlar verdiğimiz bir bayram yaşamayı nasip etsin..

Yorum bırakın