Geleceğimiz hakkında çok fazla şey düşünüyor, hayaller üstüne hayaller kuruyoruz. Hatta bazen imkansız, gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyleri düşünüyor ve istiyoruz. Ama geleceğin en büyük hakikati olan ölümü unutuyoruz. Hiç hatırlamak istemiyoruz. Hatta aklımıza bile getirmek istemiyoruz. Hiç ölmeyecek gibi yaşıyoruz. Halbuki her an o hakikat ile karşılaşabiliriz. Ya da o hakikat bizi yakalayabilir!
Bununla ilgili yaşanmış bir örnekten bahsetmek istiyorum. Birisi doğum için hastaneye gidiyor. Prosedür gereği doğumdan önce bazı tahliller yapılıyor. Sonuçlara göre lösemi (ilik kanseri) olduğunu öğreniyor. Ne hayallerle giderken, ne ile karşılaşıyor. Üç, dört sene süren tedaviden sonra 25 yaşında vefat ediyor. Daha çocuğunu kucağına almadan kanser olduğunu öğreniyor. Biz hayaller kuruyoruz ama ölüm gibi bir hakikat var.
Peki biz ölümü nasıl anlamalı ve algılamalıyız?
Şu an bir odada olduğumuzu düşünelim. Yan odada ise başka kişiler bulunuyor. Aramızdan birisi bizim odadan çıkarsa ‘çıktı’ deriz. Yan odaya geçtiği için oradakiler ‘girdi’ derler. Şimdi bu kişi çıktı mı? Girdi mi? Biz mi doğru söylüyoruz, onlar mı? Bize göre çıktı, onlara göre girdi. İşte bizde öldü diyoruz ya, dünya ve âhiret olan iki menzil de örnekteki iki oda gibidir. Sahte dünyadan göçerken ne diyorlar? ‘Gitti, öldü’ diyoruz ama asıl dünyadakiler ‘Geldi’ diyorlar. Sahte dünyanın söyledikleri mi yoksa asıl dünya olan ebedî yurdunun ahkamı mı? İşyeri ile ilgili meseleleri nasıl orada bırakıyorsak, dünyaya ait olan bu kostümü (cesedi), bu cihazatları buraya bırakıp, asıl dünyaya göç ediyoruz.
Risale-i Nur’da, ölümün mahluk ve nimet oluşunu anlatılmıştır. Öncelikle ölüm nedir?
Ölüm çekirdeğe benzer, şuan bizler çekirdek hükmündeyiz, toprağın altındaki çekirdek ölü vaziyetteyiz.
Bir çekirdeğin içindekinin çıkması için ne lazım?
Normal şartlarda su, ışık, toprak lazım. Eğer o çekirdek biz isek; İslam’ın suyu, imanın ziyası, ubudiyet toprağı altında Kurân’ın emir ve yasaklarına uymak lazım. Buna ubudiyet diyoruz. İbadet demiyoruz. Çünkü ibadet emredileni yapmaktır. Ubudiyet o ibadetlerdeki manayı yakalamaktır. Ubudiyet toprağı altında eritildikten sonra çekirdeğin açığa çıkmasına, hakikatlerin oluşmasına mevt (ölüm) diyoruz.
Bir örnek verecek olursak; kalın bir defterin kenarına isim yazarsak, defteri kapattığımız zaman okunur. Ama sayfaları ayırdığımız zaman bütünü bir arada olmadığı için okunmaz. İşte bu sayfalar bizim her anımız, dakikalarımız, yaptıklarımız, ne zaman ki bu sayfalar biter ve en sonunda ne olduğu; Ya Said ya da Şakî, ya ehli necat, ehli azap olduğu ortaya çıkar. Bu kitabın sayfalarının birleşip hakikatlerin ortaya çıkmasına mevt diyoruz.
Bu defter kapanınca kendimizi görmüş olacağız.
Furkan-ı Hakîm’de
اَلَّذٖى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا
(“Hanginiz daha güzel işler yapacaksınız diye sizi imtihan etmek için ölümü de, hayatı da yaratan Odur.” Mülk Sûresi, 67:2.)
gibi âyetlerde “Mevt dahi hayat gibi mahluktur hem bir nimettir.” diye ifham ediliyor. Halbuki zâhiren mevt; inhilaldir, ademdir, tefessühtür, hayatın sönmesidir, hēdimü’l-lezzattır. Nasıl mahluk ve nimet olabilir?
Mektubat
Hēdimü’l-lezzat, lezzetleri kaçıran demektir. Bunun ile ilgili Peygamber Efendimiz (sav): “Ağızların tadını kaçıran [lezzetleri yıkan] ölümü, çokça hatırlayın.” buyuruyor.
(Tirmizi 2307)
Ahiretimiz acılaşmasın diye..
Zahiren baktığımız zaman ölüm eriyip bitme, gitme, ayrılık, yok olma gibi geliyor.
Ölümün mahluk oluşuna değinecek olursak, ölüm bitiş gibi geliyor ama aslında yaratılıştır.
Peki nasıl bir yaratılış? Üstad Bediüzzaman bunun cevabını veriyor.
Elcevap: Birinci Sual’in cevabının âhirinde denildiği gibi mevt, vazife-i hayattan bir terhistir bir paydostur bir tebdil-i mekândır bir tahvil-i vücuddur, hayat-ı bâkiyeye bir davettir bir mebdedir bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir.
Mektubat
Burada 7 madde sayılıyor.
Vazife-i hayattan bir terhistir.
Terhis deyince insan aklına askerlik geliyor, erkeklere sorsanız en sevdiği en mutlu olduğu an hangi andır diye, terhis olduğum, tezkeremi aldığım andır diyeceklerdir. Çünkü vazifelerden kurtuluyor, memleketine gidiyor. Eğer bizde bu dünyayı bir kışla olarak sayarsak, bizler Allah’ın vazifeli birer askerleriyiz. Vazifelerimizi hakkı ile yaptıysak ölünce de terhis olmuş, vazifelerimiz bitmiş oluyor.
Anne karnındaki çocuğun dünyaya gelmesine doğum, dünyadan berzah alemine geçmesine ise ölüm diyoruz. Hatta Risale-i Nur’da:
“İman nazarıyla bakan bir mü’min, insanların o cihete gidişleri, seyahatleri adem âlemine değil, göçebeler gibi bir yayladan bir yaylaya bir intikaldir. Ve fâni menzilden bâki menzile, hizmet çiftliğinden ücret dairesine, zahmetler memleketinden rahmetler memleketine göç etmek olup adem âlemine gitmek değil diye bu ciheti memnuniyetle karşılar.
Şualar
İşte bizde dünya yaylasından ahiret yaylasına gitmeye göç etme diyoruz.
Bir paydostur.
Çalışan bir mahluk olduğumuzu düşünürsek, vazifelerimizi hakkı ile yaptıktan sonra, vazifelerimizi bitirip sonuz bir tatile gitmiş oluyoruz.
Bir tebdil-i mekândır. Mekan değişikliği.
Bir tahvil-i vücuddur. Vücud değişikliğidir.
Tebdil-i mekân yaptığımız zaman tahvil-i vücud‘da yapmak zorundayız. Misal Adana gibi sıcak bir memleketten Erzurum gibi soğuk bir memlekete gittik. Buradaki kıyafetlerimizle gidemeyiz.
Anne karnındaki çocuk sıvının içindeydi, dünyada ise hava aleminde, orada yürüyemiyordu burada yürüyebiliyor. Orada göbekten besleniyordu, burada ağızdan besleniyor. Dolayısı ile mekan değiştirdiğimiz zaman, vücudumuzu da değiştiriyoruz.
Mesela; toprağa gömülüyoruz orada cesetimiz çürüyor neredeyse hiçbir şey kalmıyor. Ruhumuz elbisesiz mi kalacak? Allah gittiğimiz yere uygun bir vücud giydirecek.
Cennete gittiğimizi düşünelim, bize dağlar, bayırlar verdiler. Biz bu ayaklarla dünya kadar dağları bayırları gezemeyiz. Ya da bir sürü güzel nimetler verildi. Bu küçücük mide ile hepsini yiyebilir miyiz? Onun için o mekana ait, oraya uygun vücud verilecek inşâallah.
Bir de cehennemi düşünelim oradaki azaba dayanabilmek için ona göre vücud giydirilecek.
Hayat-ı bâkiyeye bir davettir.
Bizler yapmamız gerekenleri yaptıktan sonra sonsuz bir hayata geçeceğiz. Ya davet edileceğiz ya da istesek de, istemesek de Azrail as. canımızı alacak.
Meşhur bir söz var: ‘Yatay olarak zaten geleceksin, Sen dik olarak gelmeye bak.’ Ölünce zaten yatay bir şekilde omuzlarda camiye gideceğiz. Önemli olan sağken dik şekilde camiye gitmek!
Bir mebdedir, yani başlangıçtır.
Bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir.
Bâki âleme adım atmış oluyoruz.
Eğer oraya göre hazırlık yaptıysak ne mutlu bize, yapmadıysak geçmiş olsun bize.. Öldükten sonra yapacak bir şey kalmıyor.
Nasıl ki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir iledir, öyle de dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile bir hikmet ve tedbir iledir.
Çünkü en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti, hayattan daha muntazam bir eser-i sanat olduğunu gösteriyor.
Mektubat
Tabaka tabaka ayrılan hayat tabakası vardır. Cin, melek, insan, bitki hayvan gibi.. Bunlardan en aşağısı nebatat tabakasıdır.
Videolarda görüyoruz çekim yaparken kamerayı toprağın altına koymuşlar, o çekirdeğin açtığını görebilmek için biz onu oturduğumuz yerden izleyince bize çok basit geliyor değil mi? Halbuki muamele-i kimyeviye oluşuyor, zerreler hareket ediyor, mucizevi bir şey oluyor. Bilim adamları hâlâ o çekirdeğin içindeki hayatı bulamamışlar.
Zira meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti; tefessüh ile çürümek ve dağılmakla göründüğü halde, gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye ve mizanlı bir imtizacat-ı unsuriye ve hikmetli bir teşekkülat-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoğurmaktır ki, bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sümbülün hayatıyla tezahür ediyor.
Demek çekirdeğin mevti, sümbülün mebde-i hayatıdır; belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için şu ölüm dahi hayat kadar mahluk ve muntazamdır.
Mektubat
Çekirdek öldü mü öldü! Ama ne oldu? Sümbül hayat buldu. Eğer çekirdek ölmeseydi sümbül hayat bulamazdı. Eğer bizde bu çekirdek hükmünde olan bedeni öldürmez isek Şecere-i Tuba çıkamaz. Şecere-i Tuba istiyorsak bu bedeni, benliği, gururu, enaniyeti sıfırlayıp ubudiyet manasını yakalamamız gerekiyor ki içimizden şecere-i tuba çıksın. Ya Şecere-i Tuba çıkacak yada cehhenem-i zakkum.. Bunun ortası yok! Biz şuan dünyada iken suluyoruz, acaba hangisini suluyoruz?
Hem zîhayat meyvelerin yahut hayvanların mide-i insaniyede ölümleri, hayat-ı insaniyeye çıkmalarına menşe olduğundan “O mevt, onların hayatından daha muntazam ve mahluk.” denilir.
Mektubat
Bizim yediğimiz bitkisel ve hayvansal gıdalar vücudumuz da bir zerre olmak için, midemizde ölüyor. Mesela; bir havucun göz bebeğimizde bir zerre olması için nerden geçmesi gerekiyor? Ağzımızda ve midemizde ölmesi gerekiyor ki, gözbebeğimizde bir zerre olabilsin. İnsan da cennete gitmek istiyorsa, kabir tarafından geçecek çünkü başka yolu yok. Eğer o havucu direk göze koysa orada bir zerre olur mu? Olmaz. İşte bizim de kabir tarafından geçmemiz gerekiyor.
İşte en edna tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti; böyle mahluk, hikmetli ve intizamlı olsa tabaka-i hayatın en ulvisi olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt, elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi; yer altına giren bir insan da âlem-i berzahta elbette bir hayat-ı bâkiye sümbülü verecektir.
Mektubat
Biz ne ekersek onu biçecegiz. Elma, vişne, ceviz ne ekersen onu.. Biz elma ekip, vişne çıkmasını beklersek bu delilik ve ahmaklık olur. Biçtiğini beğenmiyorsan ektigine bakacaksın! hirette biçtiğimizi beğenmek istiyorsak şuan ki yaptıklarımıza bakacağız.
Amma mevt, nimet olduğunun ciheti ise çok vücuhundan dört vechine işaret ederiz:
Mektubat
Şimdiye kadar konuştuklarımız ölümün mahluk oluşuydu. Bundan sonrada ölümün nimet oluşunu 4 noktada konuşacağız.
Birincisi: Ağırlaşmış olan vazife-i hayattan ve tekâlif-i hayatiyeden âzad edip yüzde doksan dokuz ahbabına kavuşmak için âlem-i berzahta bir visal kapısı olduğundan, en büyük bir nimettir.
Mektubat
İnsan yaşlanınca ne oluyor? Hayat şartları da zorlaşıyor, ağırlaşıyor, dünya yükü artıyor. Aslında ölünce bütün bunlardan azad olup kurtulmuş olacağız.
Düşündüğümüzde aklımıza şöyle bir soru gelebilir. Benim bütün sevdiklerim dünyada, annem, babam, arkadaşlarım sevdiklerimin hepsi burada. Acaba bu söz 100 yaşını geçen, etrafındakilerin hepsi âhirete intikal etmiş insanlar için mi söylenmiş? Kesinlike öyle değil. Mesela; Biz Peygamber Efendimiz sav’i seviyoruz. Hz. Adem as. beri gelen bütün Peygamberleri de seviyoruz. İmam Gazali, Bediüzzaman, Mevlana gibi büyük alimler var. Bunları da seviyoruz. Bunların hepsi yani sevdiklerimizin yüzde doksan dokuzu âhirette, ölüm ise onlara kavuşma kapımızdır.
İkincisi: Dar, sıkıntılı, dağdağalı, zelzeleli dünya zindanından çıkarıp; vüs’atli, sürurlu, ızdırapsız, bâki bir hayata mazhariyetle Mahbub-u Bâki’nin daire-i rahmetine girmektir.
Mektubat
Burada dünyaya zindan diyor. Hatta bununla ilgili Risale-i Nur ‘da:
Dünya ise, bütün şa’şaasıyla hiret’e nisbeten bir zindân hükmündedir.
Sözler
Dünyanın bin sene mesudâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyet-i cemâline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.
Mektubat
Üçüncüsü: İhtiyarlık gibi şerait-i hayatiyeyi ağırlaştıran birçok esbab vardır ki mevti, hayatın pek fevkinde nimet olarak gösterir. Mesela, sana ızdırap veren pek ihtiyar olmuş peder ve validen ile beraber, ceddin cedleri, sefalet-i halleriyle senin önünde şimdi bulunsaydı hayat ne kadar nıkmet, mevt ne kadar nimet olduğunu bilecektin. Hem mesela, güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin kışın şedaidi içinde hayatları ne kadar zahmet ve ölümleri ne kadar rahmet olduğu anlaşılır.
Mektubat
Düşünelim; anne babamız var, bakıma muhtaç yaşlılar ve bizim bakmamız gerekiyor. Bir de annemizin annesi, babamızın babası, onların da anneleri, babaları… derken bütün ceddin senin önünde duruyor. Hepsi yaşlı, hepsi aç ve senin gözünün içine bakıyorlar. İşta o an da ölüm nasıl güzel bir nimet olduğunu anlayacaksın.
Dördüncüsü: Nevm nasıl ki bir rahat bir rahmet bir istirahattir; hususan musibetzedeler, yaralılar, hastalar için… Öyle de nevmin büyük kardeşi olan mevt dahi musibetzedelere ve intihara sevk eden belalarla müptela olanlar için ayn-ı nimet ve rahmettir.
Mektubat
Nevm uyku demek, ölüm onun büyük kardeşi hükmündedir. Misal; öyle hastalar vardır ki yoğun bakımlarda artık hastalığından inliyor. Uyuşturucu iğne vuruyorlardır uyku ile biraz rahatlatıyordur. Sonra ilacın etkisi geçince tekrar ağrıları başlıyordur. Aslında o insan için ölüm bir nimettir. O hasta ölümü arzular.
Son olarak: “Onun içindir ki, ölümün hakikatini gören kâmil insanlar ölümü sevmişler, daha ölüm gelmeden ölmek istemişler.”
ّاَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى.
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
