
Dersimiz şükürle alakalı olacak.
Nasıl şükretmeliyiz?
Şükrün gerekliliğini, ehemmiyetini anlamaya çalışacağız.
Bizler insanlara yardım ettiğimizde fıtrat gereği bir teşekkür bekleriz.
Örneğin; Anneler yemek yaptığında, çocuklar eline sağlık demezse, teşekkür etmezse, anneler o yemeği bir daha aynı heyecanla yapmaz. Bunu da çocuklara hissettirir ki çocuklar yanlış yaptıklarını anlasın. Doğru olan teşekkür ekmektir. Çünkü annenin bir kıymeti olması gerekir. Sana zamanını ayırmış ve seni düşünmüş. Bir karşılığı olmalı.
Bizlerde düşünelim.
Hayatımızda neler var?
Nasıl nimetlendirilyoruz?
Allah bize nasıl bir kıymet vermiş?
Önce bu kâinattaki yerimizi anlamaya çalışalım.
Kendimize yukarıdan bakalım. Cisim olarak olduğumuz dairede 1 metrekare yer kaplıyoruz.
Daireden daha yukarıya çıkalım. Yaşadığımız şehrin Türkiye’de kapladığı alanı düşünelim. Sonra Türkiye’ye Dünya’nın üstünden bakalım. Daha sonra Dünya’nın Güneş sisteminde kapladığı alanı düşünelim. Daha ileriye gidince Samanyolu galaksisi, diğer galaksiler…
Peki o zaman 1 metrekare yer kaplayan ben nerde kaldım? Kâinatta yok gibiyim. İşte bütün bu yokluğun içindeyken, Allah bana diyor ki; “Hayır sen varsın ve halifesin. Bütün bu kâinatta sana hizmetkar olsun diye yaratıldı.”
Kainattaki her varlığın kendi görevleri var ve görevlerini yerine getiriyorlar. O zaman benim de görevlerim olmalı. 1 Metrekare kadarlık bir vücudum olabilir. Ama aklımın alamadığı kadar büyük olan bu kainat ve içindeki her şey benim için yaratıldı. İşte Üstad bize bunu anlatıyor. Tefekkür etmeye çalışalım.
Ey nefis, hayr-ı mahz olan vücudu sana giydiren Hâlık-ı Zülcelâl, sana iştihalı bir mide verdiğinden, Rezzâk ismiyle, bütün mat’umâtı bir sofra-i nimet içinde senin önüne koymuştur. 24. Söz
Rezzak ismiyle bize ihsan ettiği bütün nimetleri düşünün. Pazar tezgahlarında rengarenk olan meyveleri, sebzeleri düşünün. Rezzâk-ı Kerim olan Rabbimiz tüm bunları bize karşılıksız olarak veriyor. Şu an büyük fiyatlarla aldığımıza bakmayın. Onu tablacı hükmünde olanlara veriyoruz. Asıl mal sahibi bu kadar büyük bir fiat istemiyor.
Sonra sana hassasiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, rû-yi zemin kadar geniş bir sofra-i nimeti, o ellerin önüne koymuştur. 24. Söz
Evet midemizin doymaya ihtiyacı olduğu gibi, gözümüzün, kulağımızın… özelikle ruhumuzun doymaya ihtiyacı var ve Allah bütün bu duygu ve azalarımız için ayrı ayrı nimetler yaratmış.
Sonra, mânevî çok rızık ve nimetler isteyen insaniyeti sana verdiğinden, âlem-i mülk ve melekût gibi geniş bir sofra-i nimet, o mide-i insaniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır. 24. Söz
Melekût (Ruh ve mânâ) âlemini açmış. Manevi olarak nefes aldırıyor. Mesela dünyada yorulan ruhunuz Allah’ın anıldığı bir ortamda nefes alıyor. Aynı nimetler o ortamlarda daha lezzetli geliyor.
Sonra, nihayetsiz nimetleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle tagaddî eden ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyeti ve imanı sana verdiğinden, daire-i mümkinat ile beraber Esmâ-i Hüsnâ ve sıfât-ı mukaddesenin dairesine şamil bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana fethetmiştir. 24.Söz
İman nimetine gelmeden önce farkında olmadığınız bir nimetten bahsedelim.
Yutkunma refleksi: Bir gün boyunca yaklaşık 1000 defa çalışan bir sistem. Uyuduğumuzda bile çalışmaya devam ediyor. Bir yutkunma için 50 tane kas çalışıyor.
Hangimiz çalıştırıyor? Bu sistemi kontrol edebilen var mı? ( Şu an yutkunuyor olmasın 🙂
Kontrolün bizde olduğunu düşünün. 50 kası nasıl birlikte harekete geçireceğiz? Çok zorlanırdık öyle değil mi?
Şuursuzca sürekli yiyoruz ve gerisini hiç düşünmüyoruz. Üstadın söylediği gibi, Alıp ağıza koymaktan başka yaptığımız hiçbir şey yok. Mesela, lokmayı çiğnerken dilimiz onu top haline getiriyor. Ardından geriye doğru itiliyor. Yutak borusundan hızlıca geçiyor. O sırada soluk borusu ve ses telleri kendini kapatıyor. vs.. Sadece yutma ve yutkunma meselesinin bile ne kadar büyük bir nimet olduğunu anladık. Peki vücudumuzda olan bütün sistemi biz kontrol ediyor olsaydık? Muhtemelen büyük bir kaos olurdu. Bizim için yiyip, içmek bile hayal olurdu. Oysaki bizler bunun için hiç endişe duymuyoruz. Mesela bu yazıyı okurken kaç kez nefes aldığını biliyor musun? Nefes alıp verirken; “ya nefessiz kalırsam!” diye korkuyor musun? Hayır. Allah bunların hiçbirini bize düşündürmüyor. Çünkü kontrol O’nda.
Risalede geçen bölümde dediği gibi sayısız nimetler önümüze serilmiş. Tefekkür etmek için küçük bir kısmını düşünelim. Bütün azalarımızın nimete ihtiyacı var. Mesela ciğerin oksijene, tırnakların kalsiyuma, gözün a vitaminine… ihtiyacı var. Onlar fıtri olarak istiyor. Allah’ta gönderiyor. Bunların hiçbirini biz karşılamıyoruz. Hatta bazen zarar verip sistemi bozuyoruz.
Bunları fark etmediğimiz için sebepleri sürekli öne koyuyoruz. Bu yüzden asıl kaynağı göremiyoruz. Bunlar düşünülmediği için asrımızın en büyük hastalığı olan şükürsüzlüğe sonra şekvaya (şikayet) düşülüyor.
Sen sebeplere takılma! Çünkü ortada muhteşem bir fiil varsa muhteşem bir ilim vardır. Muhteşem bir ilim, bunu yapan muhteşem bir kudreti gösterir.
Bunların hepsi bizi Allah’a götürür.
Üstad, bizim dikkatimizi önce bu nimetlere çekiyor. Ve sonra şöyle devam ediyor:
Sonra, imanın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle, gayr-ı mütenâhi bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana ihsan etmiştir.
Yani sevmeyi veriyor. Namazını kılıyorsan demek ki Allah seni seviyor. Sana Allah demeyi nasip ediyor. Seni huzuruna kabul ediyor. Kur’an-ı Kerim’i nasip ediyor. Ayetlerine muhatap oluyorsun.
Bunlarda çok ayrı güzellikler. Bu dünyada dahi bunların lezzetini ihsan ediyor. Kıldığın namazdan, okuduğun Kur’an’dan muhakkak lezzet almışsındır.
İşte, ey nefis, sen bu ücreti almışsın. Ubûdiyet gibi lezzetli, nimetli, rahatlı, hafif bir hizmetle mükellefsin. Halbuki buna da tembellik ediyorsun. 24. Söz
Bazen diyoruz: “Şu namazı aradan çıkarayım!”
Allah seni huzuruna davet ediyor. Bu kadar basit olabilir mi?
Namaz neydi?
Miracın (Allah’ın huzuruna çıkmanın) hediyesiydi.
9. Sözde namazın manası ile ilgili çok güzel bir yer geçiyor:
Namazın manası, Cenab-ı Hakk’ı tesbih ve tazim ve şükürdür. Yani, celaline karşı kavlen ve fiilen “Sübhanallah” deyip takdis etmek;
Subhane Rabbiyel âla ve Subahene Rabbiyel âzimler ile: “Rabb’im sen bütün kusurlardan, noksanlıklardan münezzehsin.” diyoruz.
Hem kemaline karşı lafzen ve amelen “Allahu ekber” deyip tazim etmek;
Yani Allahu Ekber diyerek, aciz ve fakir olduğumuzu, O’nun c.c. büyüklüğünü, her şeye yetecek kudreti olduğunu kabul ediyoruz.
Hem cemaline karşı kalben ve lisanen ve bedenen “Elhamdülillah” deyip şükretmektir. 9. Söz
Namazın ne kadar önemli olduğunu anladık.
24. Söz de geçtiği gibi; “Tembellik ediyoruz!” Bizim yapmamız gereken en büyük ibadet ve dinimizin direği olan namazda tembelliklerimiz, yanlışlarımız var. Mesela “Namazımı kılıp aradan çıkarayım da hayatıma kaldığım yerden devam edeyim.” Bütün bu nimetleri veren, seni huzuruna davet ediyor. Halife olan sana bu düşünceler yakışıyor mu?.
Devamına da bakalım:
Halbuki buna da tembellik ediyorsun. Eğer yarım yamalak yapsan da, güya eski ücretleri kâfi gelmiyormuş gibi, çok büyük şeyleri mütehakkimâne istiyorsun.
Evet yarım yamalak kılsak bile namazdan sonra bir şeyler istiyoruz. Dua ediyoruz. Allah rahmetiyle bize: “Kulum sen nefsine, şeytana ve dünyalık işlere karşı namazını kıldın. Onlarla savaşarak huzuruma geldin.” diyor. Elhamdülillah bizi o nurdan boş göndermiyor. Şükretmemiz gerekirken, bir de bunun ücretini istiyoruz.
Peki nasıl şükretmeliyiz? Öğrenelim.
“Şu küllî, hadsiz nimetlere karşı nasıl şu mahdut ve cüz’î şükrümle mukabele edebilirim?”
Evet ben halifeyim ama kâinattaki bütün ağaçlar çiçekler… lisân-ı halleriyle sürekli şükrediyorlar. Şeytan onlarla uğraşmıyor. Ama ben sürekli yapamam. O zaman nasıl şükredeceğim?
Elcevap: Küllî bir niyetle, hadsiz bir itikadla.
Önce niyetimizi çok geniş, kapsamlı tutacağız. Sonra da imanımızı çok sağlam tutacağız.
Meselâ, nasıl ki bir adam, beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer. Ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?”
Aynen öyle de, sayısını bilmediğimiz kadar çok melekler, bitkiler, hayvanlar sürekli olarak ibadet halindedir. Zikirlerini yerine getiriyorlar. Çünkü nefisleri onlarla uğraşmıyor. Onların Allah’a sundukları hediyeler bizim sunabildiklerimizden çok daha fazla. Üstelik günahları yok. Bir de bizim günahlarımız, ertelediklerimiz var. O mahcubiyeti düşünün.
Birden der: “Ey seyyidim! Bütün şu kıymettar hediyeleri kendi namıma sana takdim ediyorum. Çünkü sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.”
İmanın verdiği bir kurnazlıktır. Allah’ım benim gücüm yetmiyor. Ben sana bir ağaç kadar ibadet edemem. Ama eğer gücüm yetseydi. Sana bütün mahlukatın ibadetini ve daha fazlasını verirdim. Allah bize bu kapıyı açmış.
Peygamber Efendimiz’de (S.A.V.) Miraca çıktığında bize çok güzel bir yol açmış. Ettehiyyatü ile Bütün mahlukların yapmış olduğu tahiyyeleri, ibadetleri, şükürleri, Cenab-ı Hakk’a sunuyoruz. Allah’ım sen bunların hepsine layıksın. Gücüm yetse bunların kat kat fazlasını yine senin için yapardım. Şimdi gördün mü küçük hediyen nasıl büyük bir kıymet aldı.
Mesela 2 adam var. Biri zengin, bir fakir. Zengin olan 200 lira sadaka veriyor. Diğer ise cebindeki son 10 lirayı sadaka olarak veriyor. Hangisi daha kıymetli olur?
İşte onun gibi bizler de bu ahir zamanda nefsimizle, şeytanla mücadele edip küçük işler bile yapsak daha kıymetli oluyor. İşte halife olmamızın sırrı.
İşte, hiç ihtiyacı olmayan ve raiyetinin derece-i sadakat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o biçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatini, en büyük bir hediye gibi kabul eder.
Temsilde geçen padişahın hiçbir hediyeye ihtiyacı olmadığı gibi, Allah’ın da hiçbir ibadete, namazımıza, O’nun kusurlardan münezzeh olduğunu söylememize ihtiyacı yoktur.
Aynen öyle de, âciz bir abd, namazında “Ettahiyyâtü lillâh” der. Yani, “Bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu Sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim. Hem Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın.” İşte şu niyet ve itikad, pek geniş bir şükr-ü küllîdir.
Bütün bu ibadetler bizim için verilmiş nimettir. Çünkü az bir işle büyük bir kâr elde edebiliriz. Namazımızı şuurlu ve güzel bir şekilde kılıp, Ettahiyyâtü lillâh derken, kime ne sunduğumuz idrak ederek okursak, ahirette meleklerin bile çıkamadığı yüksek mertebelere çıkabiliriz.
Külli şükür nasıl olur biraz anladık. Bütün bu nimetlere karşı Rabbimizin istediği tek fiat:
ZİKİR – FİKİR – ŞÜKÜRDÜR.
Yutma ve yutkunma gibi çok basit nimetleri zikrettik. Onun dışında bize karşılıksız olarak sonsuz nimetler ihsan eden ve bizim cüz’i şükrümüzü bile kabul edip mükafatlandıran Rabbimiz, tefekkür edilip anılmayı, övülmeyi ve teşekkür edilmeyi hak etmiyor mu?
Namazımızı muhasebe etmek için bu hakikatleri hatırlamamız gerekiyor. Bilsek bile tekrar etmeliyiz. Çünkü hakikatleri hatırlatmak, tekrar değil inşaadır!
Bundan sonra nefsimize rağmen namazlarımızı dosdoğru kılmaya, Miraç hediyesi olan Tahiyyat’ı şuurlu bir şekilde okumaya karar verelim. Namaz bu dikkati, ehemmiyeti hak ediyor. Allah bizi bu yoldan ayırmasın.
