
Dersimiz geçen haftaki şükür dersine biraz benzemekle beraber biraz da farklı bir ders olacak. Elimizdeki nimetlerin farkına varıp hem şükrederek hem de başka bir yöntemle sahip olduğumuz fani şeyleri bakalım nasıl bakiye sonsuza çevirebiliriz? Öğreneceğiz.
Mevcudatın hiçbir cihette Vâcibü’l-vücud’a karşı hakları yoktur ve hak dava edemezler; belki hakları, daima şükür ve hamd ile, verdiği vücud mertebelerinin hakkını eda etmektir. Çünkü verilen bütün vücud mertebeleri vukuattır, birer illet ister. Fakat verilmeyen mertebeler imkânattır. İmkânat ise ademdir hem nihayetsizdir. Ademler ise illet istemezler. Nihayetsize illet olamaz.
Mektubat
Biraz anlaşılmaz bir cümle gibi geldi, hemen panik yapmayın, ilerisini okuduğumuzda adım adım anlayacağız. Bize verilen varlık mertebeleri üzerinde tefekkür edeceğiz.
1- Mesela, madenler diyemezler: “Niçin nebatî olmadık?” Şekva edemezler, belki vücud-u madenîye mazhar oldukları için hakları, Fâtır’ına şükrandır.
Mektubat
Hiçbir varlığın Allah’a karşı şikayete hakkı yoktur. Biz yoktuk. Bize lütfetti ve bizi yokluktan varlığa çıkardı. Taş olsun toprak olsun maden olsun diyemez ki: “Neden ben bitki olmadım, hayvan olmadım, insan olmadım?” Tek hakkı şükretmektir.
2- Nebatat “Niçin hayvan olmadım?” deyip şekva edemez, belki vücud ile beraber hayata mazhar olduğu için hakkı, şükrandır.
Mektubat
Bitkiler de şikayet edemez.
3- Hayvan ise “Niçin insan olmadım?” diye şikâyet edemez, belki hayat ve vücud ile beraber kıymettar bir ruh cevheri ona verildiği için onun üstündeki hakkı, şükrandır. Ve hâkeza kıyas et.
Mektubat
Şimdi bunu nefsimize alacağız biz neyin şekvasındayız? Mesela; “neden bende yok, neden ona verilmiş de bana verilmemiş?” gibi bazen şikayet ediyoruz.
Ey insan-ı müşteki! (Ey şikayetçi insan) Sen ma’dum kalmadın, vücud nimetini giydin, hayatı tattın, camid kalmadın, hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalalette kalmadın, sıhhat ve selâmet nimetini gördün ve hâkeza…
Mektubat
Biz yoklukta kalmadık, varlığa getirildik, cansız kalmadık, hayvan olmadık. Şu an biz iman ettiysek, namaz kılıyorsak, tesettüre girdiysek bize sonsuzu kazandıracak bir nimet verilmiş demektir. Bunu arayıp bulamayan çok insan var. Şu an bu satırları okumanı sağlayan bir göz sağlığın, akıl sağlığın gibi bir çok nimetin var.
Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki Cenab-ı Hakk’ın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücud mertebelerine mukabil şükretmeyerek, imkânat ve ademiyat nevinde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden bâtıl bir hırsla Cenab-ı Hak’tan şekva ediyorsun ve küfran-ı nimet ediyorsun?
Mektubat
Bu kısımda aklıma gelen bir sahabeyi anlatmak istiyorum:
Salebe diye bir sahabe var bu kişiye mescit kuşu diyorlar, fakir bir sahabe ve Peygamber Efendimiz (sav) den zengin olmak için dua istiyor. “Hem zengin olursam fakirlere de dağıtırım, daha çok sevap kazanırım.” diyor.
Peygamber efendimiz (sav) ise: “Şükrünü yaptığın az mal, şükrünü yapamadığın çok maldan hayırlıdır.” diyor
Ama Salebe ısrarla peygamberimizden bu duasını yine istiyor. Sonunda peygamberimiz (sav) duayı yapıyor, ondan sonra Salebe’nin koyunları çoğalıyor. O kadar çoğalıyor ki mescidden çıkmayan Salebe namazlara, hatta Cuma namazlarına bile gelemez oluyor.
Peygamber efendimiz (sav) Salebe’yi soruyor cemaate, sahabeler de; “Malı o kadar çoğaldı ki mescide gelecek vakti yok” diyorlar. Bundan sonra Peygamber Efendimiz (sav): “Yazık oldu Salebe’ye” diyor.
Burada şu ayet aklımıza geliyor:
İsrâ Suresi 11. Ayet: İnsan hayra dua eder gibi şerre dua eder. İnsan çok acelecidir.
Salebe’nin hikayesine devam ediyoruz:
İleriki zamanlarda zekât âyetleri iniyor. Zekat memurları, malının kırkta birini yoksullara vermek için Salebe’ye gidiyorlar. Salebe onlara şöyle bir tepki veriyor : Çöl de aç susuz dolaşıp kazanan benim. Size ne oluyor ki benden gelip istiyorsunuz? Bu sizin istediğiniz haraçtan başka bir şey değildir!
Mescitten, namazdan uzak olan Salebe artık zekatı da vermek istemiyor..
Peygamber Efendimize (sav) bu haber gidince: “Yazık oldu Salebe’ye” diyor.
Sonrasında Salebe zekât vermek istese de kabul edilmiyor.
Sahip olduklarımıza, şükrünü hakkıyla eda edemediklerimize ve de hala doymayan nefsimiz için istediklerimize bakalım. Acaba bu çağın Salebesi de ben olmayayım…
Acaba bir adam, minare başına çıkmak gibi âlî derecatlı bir mertebeye çıksın, büyük makam bulsun, her basamakta büyük bir nimet görsün; o nimetleri verene şükretmesin ve desin: “Niçin o minareden daha yükseğine çıkamadım.” diye şekva ederek ağlayıp sızlasın. Ne kadar haksızlık eder ve ne kadar küfran-ı nimete düşer ne kadar büyük divanelik eder, divaneler dahi anlar.
Mektubat
Bizlerin bu kadar nimeti var. Ama sanki elimizdekiler nimet değilmiş gibi, gözümüz hep yükseklerde, Elimizden gitmeden anlayamıyoruz.
Nimetlere ilgi Risale-i Nur da şöyle bir vecize geçiyor:
“Nasıl bu nimete vâsıl oldun? Ne ile müstahak oldun? Ve şükründe bulundun mu?” diye suale çekileceksin. Mesnevî-i Nuriye
Bu sorguya hazır mıyız?
Şimdi dersin ikinci kısmına geçiyoruz, nimetleri faniden bakiye çevirmenin ikinci yolu neymiş bir bakalım, 6. Söz’e giriş yapalım:
“Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını, karşılığında Cenneti onlara vermek sûretiyle satın almıştır.” Tevbe Sûresi 111. Ayet
Düşünelim bir padişah var ve çok zengin bir padişah, bir çiftlik veriyor, çiftliğin içinde lazım olan her şey var. O padişah öyle merhametli ki bir yaver gönderiyor elinde fermanla:
“Elinizde olan emanetimi bana satınız. Tâ sizin için muhafaza edeyim, beyhude zayi olmasın. Hem muharebe bittikten sonra size daha güzel bir surette iade edeceğim. Hem güya o emanet malınızdır, pek büyük bir fiyat size vereceğim. Hem o makine ve fabrikadaki âletler, benim namımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek. Hem fiyatı hem ücretleri, birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz, âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masarifatını tedarik edemezsiniz. Bütün masarifatı ve levazımatı, ben deruhte ederim. Bütün vâridatı ve menfaati size vereceğim. Hem de terhisat zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr…
Eğer bana satmazsanız zaten görüyorsunuz ki hiç kimse elindekini muhafaza edemiyor. Herkes gibi elinizden çıkacaktır. Hem beyhude gidecek. Hem o yüksek fiyattan mahrum kalacaksınız. Hem o nazik, kıymettar âletler, mizanlar, istimal edilecek şahane madenler ve işler bulmadığından bütün bütün kıymetten düşecekler. Hem idare ve muhafaza zahmeti ve külfeti başınıza kalacak. Hem emanette hıyanet cezasını göreceksiniz. İşte beş derece hasaret içinde hasaret…
Sözler
Bu örneği biraz daha bize yaklaştırmak için farklı bir örnekle açmak istiyorum. Mesela çoğumuz kiralık evlerde oturuyoruz, belli bir miktar ödüyoruz vs. Düşünelim biz bu evde otururken ev sahibi diyor ki, hem senden para almayacağım, hem de sen bu evi bana sat karşılığında çok büyük miktar para vereceğim, hem de elektriğin, suyun, mutfak masrafların her şeyin benden. Hem de sen o evin bir odasında kendi çapında hediyelik eşya yapıyorsun ya, işte ona da kendi markamı basayım. 10 kat pahalıya satarsın. Böyle kar içinde kar… Tuhaf geldi değil mi? Aklımız almadı. İşte Rabbimiz de bize böyle büyük bir teklifle geliyor. Kabul etmeyenin aklına şaşmak lazım… Devam ediyoruz örneğe:
İşte ey nefs-i pür-heves! Şu misalin dürbünü ile hakikatin yüzüne bak. Amma o padişah ise ezel ebed Sultanı olan Rabb’in, Hâlık’ındır. Ve o çiftlikler, makineler, âletler, mizanlar ise senin daire-i hayatın içindeki mâmelekin ve o mâmelekin içindeki cisim, ruh ve kalbin ve onlar içindeki göz ve dil, akıl ve hayal gibi zâhirî ve bâtınî hâsselerindir.
Sözler
Mesela; Biz gözümüze kaç para verdik? Nereden satın aldık? Ya da arasak bulabilir miydik? Evet protez göz var. Ama ne görüyor ne de tepki veriyor. Sadece süs gibi duruyor. Ama Allah gözümüzü bize bedava vermiş. Elhamdülillah. Biz sanıyoruz ki bizim, ama bizim değil.
“Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını, karşılığında Cenneti onlara vermek sûretiyle satın almıştır.” Tevbe Sûresi 111. Ayet
Dedik ya bu nimetler bizim miydi? Hayır. Allah diyor ki bunları veriyorum bir de üstüne cenneti veriyorum.
Dünyada yaşayacağımız en fazla ömür ne kadar olabilir ki karşılığında sonsuz
cenneti veriyor Rabbimiz..
Ve o dalgalı muharebe meydanı ise şu fırtınalı dünya yüzüdür ki durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insanın aklına şu fikri veriyor: “Madem her şey elimizden çıkacak, fâni olup kaybolacak. Acaba bâkiye tebdil edip ibka etmek çaresi yok mu?” deyip düşünürken birden semavî sadâ-yı Kur’an işitiliyor. Der: “Evet, var. Hem beş mertebe kârlı bir surette güzel ve rahat bir çaresi var.”
Sual: Nedir?
Elcevap: Emaneti, sahib-i hakikisine satmak. İşte o satışta, beş derece kâr içinde kâr var.
Sözler
Yoktuk var olduk, bir de cennete talip olduk.
Ne kadar merhametli bir yaratan ki, verdiği nimetler ücretini ödeyemeyeceğimiz kadar çok olduğu halde bir de üstüne cennet veriyor.
Fâni mal, beka bulur. Çünkü Kayyum-u Bâki olan Zat-ı Zülcelal’e verilen ve onun yolunda sarf edilen şu ömr-ü zâil, bâkiye inkılab eder, bâki meyveler verir.
Sözler
Bazen hayırlı bir işe başlarız ama sonuçlanmaz. Yine de Allah niyetimize göre sevabını veriyor. Allah için bir işe kalkıştık ama sonucu nihayet bulmadı ise de Allah ona sevap veriyor. Ne diyordu Peygamber efendimiz sav : “Ameller niyetlere göredir“.
Devamına bakalım ömür dakikalarımızı Allah için sarf etmek etmek nelere sebep oluyor :
O vakit ömür dakikaları, âdeta tohumlar, çekirdekler hükmünde zâhiren fena bulur, çürür. Fakat âlem-i bekada, saadet çiçekleri açarlar ve sümbüllenirler. Ve âlem-i berzahta ziyadar, munis birer manzara olurlar. Cennet gibi bir fiyat veriliyor. Her aza ve hâsselerin kıymeti, birden bine çıkar.
Sözler
Her azamızı Rabbimizin rızası yolunda kullandığımız zaman bin kat sevap oluyor. Azalarımızdan örnek verecek olursak yine Risale-i Nur ‘dan:
Mesela, akıl bir âlettir. Eğer Cenab-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan öyle meş’um ve müz’iç ve muacciz bir âlet olur ki geçmiş zamanın âlâm-ı hazînanesini ve gelecek zamanın ehval-i muhavvifanesini senin bu bîçare başına yükletecek, yümünsüz ve muzır bir âlet derekesine iner. Sözler
Dünyanın yükü ağırdır biz bu yükü kaldıramayız. Üstüne birde Allah’a teslim olamayınca tevekkül edemiyoruz, Hasbunallahi ve nimel vekil diyemediğimizden, her yükün altında eziliyoruz. Ezildikçe yüklerimizi de ezildigimizi de unutmak için neler yapıyoruz? Bakalım:
Fâsık adam, aklın iz’aç ve tacizinden kurtulmak için galiben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar.
Sözler
Nefis yüklerden kurtulamadığı için dünyevî sarhoş edici şeylere gidiyor, eğlence ortamları, alkol.. Ama uyandığı zaman kendine geldiğinde ya da yalnız kaldığı zaman yine aynı yüklerin altında ezilmeye devam ediyor. Değişen bir şey olmuyor.
Peki yükü gemiye bırakırsak ve her şeyi Allah hesabına yaparsak neler olur? Bakalım Risale-i Nur ne diyor:
Eğer Mâlik-i Hakiki’sine satılsa ve onun hesabına çalıştırsan akıl, öyle tılsımlı bir anahtar olur ki şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar.
Sözler
Belki de bizlere cennet kapılarının bir anahtarı olur.
Mümin ve kâfir arasında yükü taşımanın ne kadar ağır olduğunu nelere sebep olduğunu görmek için okumaya devam edelim :
Hakikaten mü’min cennete lâyık ve kâfir cehenneme muvafık bir mahiyet kesbeder. Ve onların her biri, öyle bir kıymet almalarının sebebi; mü’min, imanıyla Hâlık’ının emanetini, onun namına ve izni dairesinde istimal etmesidir. Ve kâfir, hıyanet edip nefs-i emmare hesabına çalıştırmasıdır.
İnsan zayıftır, belaları çok. Fakirdir, ihtiyacı pek ziyade. Âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelal’e dayanıp tevekkül etmezse ve itimat edip teslim olmazsa, vicdanı daim azap içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar; ya sarhoş veya canavar eder. Bütün o aza ve âletlerin ibadeti ve tesbihatı ve o yüksek ücretleri, en muhtaç olduğun bir zamanda, cennet yemişleri suretinde sana verileceğine ehl-i zevk ve keşif ve ehl-i ihtisas ve müşahede ittifak etmişler.
Sözler
Hesap anımızı düşünelim :
Önce günahlar geliyor ve artıyor. Günahlar ağır bastı. Terlemeye başladık değil mi? Ne yapacağız? Şimdi sıra Allah için yapılan amellerimiz de, namazlarımız, oruçlarımız geliyor.
Sonra cebimizde kalan son parayı sadaka verişimiz geliyor. Öyle ağır basıyor ki şaşırıyoruz. Çünkü: Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.
Lemalar
Belki de bizi o zerre kurtaracak..
Şimdi satmaya bakacağız. Acaba o kadar ağır birşey midir ki, çokları satmaktan kaçıyorlar?
Yok, kat’a ve asla! Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zira helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Ferâiz-i İlâhiye ise hafiftir, azdır. Allah’a abd ve asker olmak öyle lezzetli bir şereftir ki, tarif edilmez. Vazife ise, yalnız bir asker gibi, Allah namına işlemeli, başlamalı. Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusur etse, istiğfar etmeli.
“Yâ Rab! Kusurumuzu affet. Bizi, kendine kul kabûl et. Emânetini kabzetmek zamanına kadar, bizi emânette emin kıl. Âmîn!..” demeli ve O’na yalvarmalı…
Sözler
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
