
Dersimiz, İnayet-i Rabbaniye yani Allah’ın inayeti hakkında olacak.
İnayet: Allah’ın kâinat hakkındaki külli bilgisi ve takdiri anlamındadır.
İnayet kelimesinin, ikram, yardım, ihsan, lütuf, iyilik, bağışlama gibi anlamları olduğu gibi özen gösterme, özel olarak ilgilenmek, önemsemek gibi anlamları da var.
“Her güzellik, fayda ve iyilik Allah’ın varlığına işaret eder.”
Kâinattaki İnayetin delili: Kainata, çevremize baktığımız zaman yağmurlar yağdırılıyor, rüzgarlar estiriliyor, denizler dalgalanıyor, nehirlerde sular çağlıyor. Arılar durmadan bal yapıp çiçek çiçek dolaştırılıyor. Karıncalar kendi görevlerini yapıyor. Örümcekler ağ örüyor… Etrafımızda olan bütün bu olayların hepsi bir sistem içerisinde ve inayet altında gerçekleşiyor.
Bütün varlıklar hayatlarından memnun bir vaziyette büyütülüyor. Özellikle yavrular birbirleriyle oynarken, koşarlarken hayatlarından memnun olduklarını anlıyoruz. Mesela hem insanlara, hem hayvanlara baktığımız da ilk doğdukları zaman bir rızık aramalarına gerek yok. Allah-u Teâla onları anneleri vasıtasıyla mükemmel bir süt ikramıyla rızıklandırıyor. İnsanlar olarak, hayvanların evlatlarına karşı olan merhametini gördüğümüz de lezzet alıyoruz. Bizi mutlu ediyor.
Bütün bunlar bir sistemin parçası olarak gözümüzün önüne geliyor. Kâinatın tamamına baktığımız zaman, kâinatta insanın hayran hayran baktığı muhteşem bir sistem var. Kâinattaki bu halleri izlememiz gerektiğine, bütün bu işlerde bir inayet olduğunu anlamamız için Kur’an-ı Kerim dikkatleri bu konuya çekiyor. Yani Allah bizi tefekküre davet ediyor. Sistem dediğimiz zaman nizam (düzen) kelimesini de kullanmalıyız. Kâinattaki hikmet ve inayet denildiğinde eğer hikmetin yanına inayet kelimesi gelmişse mutlaka burada bir sistem, bir nizam var demektir.
İşte Rabbimiz Kur’an’ı Kerim’de:
“Düşünmez misiniz!”
“Akıl etmez misiniz!”
“Bütün kâinat üzerinde akıl yürütmez misiniz!” gibi âyetleriyle bu inayeti bu kusursuz sistemi görüp düşünmemizi istiyor.
Peki Kâinattaki sistem nasıl olmuş? Şöyle bir Bakalım:
De ki: “Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar…” ( isra suresi – 84 )
Bütün iyiliklerden, faydalı ve hikmetli işlerden bahsettiğimiz vakit, bu Âyet-i Kerime bize bu sistemi özetleyip anlatıyor.
Mesela arılar, çiçek çiçek dolaşır, bal yapar. Hem kendisi yer hem bize ikram eder. Arı bilmez ki yapmış olduğu bu işin kâinata büyük bir faydası var. Ama arının bunu bilmemesi bu sisteme zarar vermez. Onun görevi çiçekleri dolaşıp bal yapmaktır. Evet arılar olmazsa Dünya’da insan hayatı biter!
Çünkü Arılar, yüz binlerce polen taşıyarak bitkilerin üremesini ve doğanın sürekliliğini sağlıyor. Bal arısının olmadığı bir sistemde, tükettiğimiz yiyecekler yok olurlar. Bitkilerin yok olması zaten her şeyi etkiler. Oksijen bile yeterince olmaz. İşte bu yüzden arılar olmazsa çok kısa bir zaman da insanlar da ölür.
Cenab-ı Hak arıya bunu zorla da yaptırmıyor. Onun içine bir şevk bir aşk koymuş. Arıların çalışmalarına bakarak bunu görebiliyoruz. İşlerini heyecanla yapıyorlar. İşte felsefenin içgüdü dediği şey aslında Allah’ın canlılara ilham etmesi, maalesef bunu göremiyorlar.
Aynı şekilde yağmurlar yağarken yine o sistemin bir parçası yağıyor. Yağmur nasıl yağacağını neye faydası olacağını bilmiyor. Bilmemesi sisteme zarar vermez. Cenâb-ı Hak biliyor ve yağmuru sistemin bir parçası olarak istihdam ediyor. Daha sonra bulutlar, rüzgarlar etrafımızda gerçekleşen bütün olaylara baktığımız zaman hepsi aynı şekilde bu sistemin bir parçası olarak istihdam ediliyorlar.
Bilmemeleri sisteme zarar vermez dedik. Nasıl zarar vermez? Bir temsille anlayamaya çalışalım. Bir saat düşünelim. Zamanı gösterir ama kendisi ne yaptığını bilmiyor. Aslında çok önemli bir iş yapıyor. Dünya’nın en akıllı insanı bile o saate bakarak işlerini düzenler. Evet saatin bunun farkında olmaması bizim o saatten yararlanmamıza engel olmuyor. Saati yapan kişinin bilinçli bir şekilde yapması yeterlidir. Aynen bu şekilde kâinattaki tüm varlıklar, tüm canlılar, şuurlu olsun, olmasın, bilinçli olsun ya da olmasın fark etmez. Hepsi sistemin bir parçası olarak kendi görevini yapıyor.
Bütün maslahatların, hikmetlerin, faidelerin, menfaatlerin menşei, bu nizamdır. Menfaatlerden,
maslahatlardan bahseden bütün âyât-ı Kur’âniye, bu nizam üzerine yürüyor ve bu nizamın tecellîsine mazhardır.
Binaenaleyh, bütün mesalihin, fevaidin ve menafiin mercii olan ve kâinata hayat veren bir nizam, elbette ve elbette bir Nâzımın vücuduna delâlet ettiği gibi, o Nâzımın kast ve hikmetine de delâlet etmekle, kör tesadüfün vehimlerini nefyeder.
(İşârât-ülİ’caz)
Kâinatta öyle muhteşem bir nizam, bir sistem var ki bütün faydalar, iyilikler, güzellikler… hepsi sistemin varlığından çıkıyor. Cenab-ı Hak bu sistemi kâinata koymuş ve devam ettiriyor. Kendi kendine böyle bir sistem oluşmaz! Bir yerde nizam varsa onun Nâzımı da
(düzenleyeni de) vardır! Bir sistem varsa, o sistemi kuran şuurlu, bilinçli, ne yaptığını bilen biri olmalıdır.
Demek biz faydalara, maslahatlara, iyiliklere, mutluluklara, yararlı işlere, hikmete…baktığımız da, onlara sistemin bir parçası olduklarını düşünerek bakmalıyız. Oradan o sistemin kurucusuna, o nizamın Nâzımına mutlaka intikal ederiz.
Elma ağacından hasıl olan elmanın vücut bulması, elma ağacının intizamına ve hikmetine bakar. Yani elma ağacındaki intizam ve hikmet olmasa ya da bir noktası eksik olsa, elma ve elmadan elde edilecek nimet ve faydaların hiçbirisi elde edilemez.
Meyveleri düşündüğümüz zaman, kupkuru ve şuursuz olan toprağın, çekirdeğin kendi kendine akıl edip: “İnsanlara faydalı olacak ağaca dönüşelim. Ağaçta da meyveler olsun. O meyvelerde de bizde olmayan renkler, tatlar olsun. İnsanlara hem lezzet versin. Hem de faydalı olsun.” diyerek ittifak etmeleri mümkün değildir. Hikmete uygun olmaz. Ancak Allah onları sebep yaparak, yoktan var edip, o kuru dallarla bize çok güzel nimeter, farklı farklı lezzetler ikram edebilir.
Dünya kendi etrafında ve Güneş’in çevresinde belli bir intizam ve hikmet ile dönüyor. Şayet bu intizam ve hikmet olmasa; mevsimler, gece ve gündüz ve bunlardan temin edilen hiçbir menfaat ya da nimetler elimize geçmez. Yani inayet, intizam ve hikmete bağlanmıştır.
Evet inayet-i ezeliyenin timsali olan hikmet-i İlahiye, kâinattaki riayet-i mesalih ve hikem ile mücehhez olduğundan, saadet-i ebediyeyi ilân eder. Zira saadet-i ebediye olmazsa, kâinatta bilbedahe sabit olan hikem ve fevaide karşı mükâbere edilecektir.
(Muhâkemat)
Allah bütün nimet ve ihsanlarını intizam ve hikmet ile bize ikram ediyor. İntizam ve hikmet ise intizamin ve hikmetin sahibi olan Nâzım ve Hakîm bir zâtı bize gösterir. İntizam ve hikmet tabiat ve tesadüfün en büyük düşmanıdır. Zira intizamın ve hikmetin olduğu bir yerde tesadüf ve kör tabiatın işi olamaz. Bu da intizam ve hikmet sahibi bir Zatı kör gözlere kati olarak gösterir ve ispat eder. Bu sebepledir ki, Kur’an en çok kâinattaki o muazzam intizama ve hikmete dikkat çekerek Allah’ın varlığını ve birliğini ispat ediyor. İnsanların nazarlarını ve dikkatlerini özellikle intizama ve intizamdan çıkan fayda ve hikmetlere çekiyor. Ta ki herkes Hakîm ve Nâzım bir zatın varlığını görsün ve bilsin.
Nizam, hikmet ve inayet zincirin halkaları gibi birbiri ile bağlıdırlar; biri, diğeri olmadan olmaz. İşte böyle bir inayet ve hikmet, ahireti getirmemekten münezzehtir. Zira ahiret olmazsa, kainattaki bütün hikmetler abesiyete inkılap eder. Demek hikmeti hikmet eden, saadet-i ebediyedir.
Hem maişet hususunda o kadar şefkatle besleniyoruz ki, en küçük bir arzu-yu kalbimizi, bizi istihdam eden Sahib-i İnâyet tatmin etmek için, fevkalme’mul bir surette ihsan ediyor, ve hâkezâ… İşte bu hal gayet kuvvetli bir işaret-i gaybiyedir ki, biz istihdam olunuyoruz. Hem rıza dairesinde, hem inâyet altında bize hizmet-i Kur’âniye yaptırılıyor. (Mektubat)
Burada düşündüğümüz zaman, Allah gerçekten insanı yaratıp bırakmıyor. Bizler “İnayet altındayız” diyoruz. Hakikaten her an Allah’ın İnayeti altındayız. Damarlarımızda kanın dolaşması, her nefes alıp verişimiz, Allah’ın bizimle her an ilgilendiğini gösteriyor. Mesela benim bir ihtiyacım var. Aynı zamanda başka birininde ihtiyaçları var. Allah-u Teâla, sen bekle önce diğer kulumun isteğini vereyim. Sonra seni dinlerim demiyor. Her an, her dakika, seni görüyor ve dinliyor.
Çoğu zaman başımıza bir bela, bir musibet geldiği zaman şoyle bir vesvese geliyor:
“Allah beni görmüyor mu?”
“Duymuyor mu?”
“Şu an canımın yandığını bilmiyor mu?”
“Neden bana yardım etmiyor?” gibi vesveseler geliyor.
Halbuki Allah-u Teâlâ bizi her an görüyor. İçinde olduğumuz durumdan da haberdar. Ama bizden bu musibetin hikmetini anlamamızı istiyor.
Bizler inayeti doğru bir şekilde istemeliyiz. Öncelikle inayeti isteyip Allah-u Teâlâ’ya sığınmamız gerekiyor. Daha sonra da Allah bazen bize inayetini musibetle gönderiyor. Ama biz farkına varamıyoruz. Bu dünyaya ait olmadığımız için, Allah-u Teâlâ, bizler dünyaya daldığımızda musibetler ile bize:
“Sen buraya ait değilsin! Asıl yurdun âhiret! Kendine gel!” diyerek uyarıyor. Aynı zamanda yardım istememizi de istiyor. Çünkü insan dünyaya daldığında veya her şey yolunda gittiğinde duayı en büyük vazifesini unutuyor. İşte musibet geldiğinde daha çok dua ettiğimiz için Allah’a yaklaşmış oluyoruz. Ve bunların farkına vardığımız zaman o musibetlerde hafifliyor.
Bazen de bizim musibet sandığımız olaylar, zâhiren musibet olarak görünüyor. Aslında daha dünyadayken bile o olaylar bizim için hayırlı olmuş oluyor. Bunun küçük veya büyük örneklerini hayatımızda bir çok kez görmüşüzdür. Yaşadığın en kötü olayı düşün. İlk başta kötü görünüyor başta kalbin, belki nefsin bunu kaldırmıyor. Ama daha sonra bunun altındaki hikmetleri görünce belki de imanına, tekrardan Allah’a yaklaşmana vesile olacak. Bunları düşününce, o yaşadığın şey evet canını hâla yakıyor. Âma o inayeti de görebiliyorsun.
Zaten buraya ait olmadığımız için buraya alışmamız da pek mümkün değil. Ama bazen gafletle dalıyoruz. Aslında dünyadan sadece geçiyoruz. Çok fazla önem verdiğimiz zaman, bağlandığımız zaman Allah-u Teâlâ bize Rahmetiyle hatırlatıyor. Ne yazık ki insanların bu konuda şöyle bir sıkıntısı var. Mesela dünyaya dalmış bir insan düşünelim. Başına bir dert ya da bir musibet geldiğinde ilk önce kendi yöntemleriyle çözmeye çalışıyor. Sonra baktı olmuyor. En son çare olarak Allah’tan yardım istiyor. Oysa ki insan acizdir. Allah’ın yardımı olmazsa hiçbir işini halledemez. Başta nefis kabul etmese de sonunda aklımız başımıza geliyor. Israrla Allah’tan yardım istiyoruz. Allah rahmetiyle yardım ediyor. Ama biz yine unutuyoruz ve o an ki samimiyetle devam etmiyoruz.
Bazen de Cenab-ı Hakk farklı bir şekilde imtihan eder. Mesela sana aile, eş, çocuk, meslek, güzellik gibi bir çok nimet veriyor. Her şey yolunda sen de imanlısın, müslümansın. Daha sonra senin elinden bunlari teker teker alıp bakıyor. Kulum hâla aynı noktada mı! İmanı hâla aynı seviyede mi?
Bütün bu imtihanlar ile Allahu Teala’nın bizi ne kadar çok sevdiğini anlıyoruz. Çünkü Allah’ın bizim ibadetlerimize, tefekkürümüze, duamıza ihtiyacı yok. Sırf bizim için, sonusuzu kaybetmeyelim, bu dünyaya alışmayalım, Cennet gibi bir saadet-i ebediyeyi kaybetmeyelim diye bizi imtihan ediyor.
Eğer bunları idrak edebiliyorsak şükürler olsun.
“Ey Rabbimiz! Unutur veya hatâya düşer de bir kusur işlersek, bizi onunla hesaba çekme.” (Bakara suresi – 286 )
Madem bizler inayet altındayız. Elbette kemal-i sabır içinde şükretmeliyiz. Ya Rabbi! huzuruna geldik ve senden inayet istiyoruz. Bizlerden inayetini esirgeme. Amin.
