Dertlerinin Asıl Sahibi Kim?

Dersimiz: Sabah ve akşam çektiğimiz bir zikrin bize verdiği müjdelerle ilgili olacak.

Yirminci Mektubun 1. Kısmında:

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيٖى وَ يُمٖيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصٖيرُ 

   Sabah ve akşam namazından sonra tekrarı, pek çok fazileti bulunan ve bir rivayet-i sahihada ism-i a’zam mertebesini taşıyan şu cümle-i tevhidiyenin on bir kelimesi var. Her bir kelimesinde hem birer müjde ve beşaret, hem birer mertebe-i tevhid-i rububiyet, hem bir ism-i a’zam noktasında bir kibriya-i vahdet ve bir kemal-i vahdaniyet vardır.

Bu büyük ve ulvi hakikatlerin izahını sair Sözlere havale edip bir vaade binaen, şimdilik mücmel bir hülâsa suretinde “İki Makam”, bir “Mukaddime” ile ona bir fihriste yapacağız.

Mukaddime

“Kat’iyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır.”

   Yaratılışımıza baktığımız zaman sürekli bir amaç, bir neden arıyoruz. “Bu kadar mahlukatın yaratılmasının sebebi nedir?”
“Ben neden yaratıldım?” diye soruyoruz.

Rabbimiz bize direkt âyet-i kerimesinde cevap veriyor;

Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. 

[Zâriyât – 56]

Peki iman etmeden kulluk olur mu?

İnanmadığını bir Allah’a kendini kul kabul etmiyorsun ki, O’na  ibadet edesin. O zaman inanamayan ibadet edemez. Çok basit bir denklem.

Allah’a imanın, hilkatin en yüksek gayesi olduğunu söylüyor.

Aklımıza şöyle bir soru gelecek: 

Tanımadığım bir Allah’a nasıl inanabilirim!?

Tanımadığım bir Allah’ı nasıl sevebilirim!? 

Evet bu mümkün değildir. En basitinden yoldan geçen birini gördüğümüzde onu tanımadığımız, için hâliye sevemeyiz.

“Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır.”

Marifet tanımak bilmek demektir. Allah’ı tanımak.

Mesela en yakın arkadaşını ya da kardeşini biraz anlatmanı isteseler, anlatırsın. Sevdiği şeyler, sevmediği şeyler, nasıl biridir… diye  belki yarım saat anlatırsın. 

Ama şöyle bir nefsimize dönüp soralım. 

Ben yarım saat Allah’ı anlatabilir miyim? 99 Esmasının kaç tanesini biliyorum? Çok az değil mi? Demek ki Allah’ı yeterince tanımıyoruz. Tanıyamadığımız içinde yeterince sevemiyoruz. Hakkıyla sevemediğimiz için hakkıyla kullukta yapamıyoruz. 

   Oysaki Rabbimizin ayetinde:

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”

diyordu. Buradaki kulluğu da sadece ibadet olarak düşünmeyelim. Kulluğu çok geniş kapsamlı olarak düşünmek gerekir. 

   “İnsaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır.”

Ben iddia ediyorum. Allah’ı hakkıyla yani en azından bir nebze bile olsa tanımaya çalışsak, Allah’ı sevmemek imkansız!  

Çünkü; Allah’ın bu kadar merhametini, nimetlerini, bu kadar ikramlarını, ihsanlarını görüyoruz.

Mesela sen birine sürekli hediye alsan, mutlu etsen ve buna rağmen o kişi seni tanımak istemeden sana; “Ya senden mi sanki bu hediyeler, zaten kendiliğinden geliyor.” derse sinirlenirsin. Belki o kişinin yüzüne bile bakmazsın. 

Bir de Allah’ın, O’nu İnkâr edenlere bile hâla verdiği nimetleri düşünün. Rahmaniyet esmasını hâla onlara gösteriyor.

   Şimdi Allah’ı tanıdık. Tanıdıktan sonra da Allah’ın izniyle sevdik.

Marifetullah ve Muhabbetullahı bir misalle anlamaya çalışalım.

Marifettullahı bir okyanus gibi düşünelim.

Bildiğimiz gibi Rabbimizin kelamını yazmak için bütün okyanuslar mürekkep olsa yine de onun kelamını yazmaya yetmez. Allah’ı tanımak da  öyledir. Yani ne kadar tanıyabilirsin ki?

Allah’ı en iyi tanıyan kimdir? Peygamber efendimiz (s.a.v.)’dir. Bizzat Cemalullaha mazhar olmuştur.  

   Evet Allah’ı tanıdıkça sanki marifetullah okyanusuna giriyorsun. Muhabbetullah da o okyanusun dibindeki hazineler gibi.. 

O hazineyi yani Muhabbet hissini düşünelim. Mesela bir insanın çocuğuna, kardeşine, annesine, babasına olan sevgisini düşündüğünde bir lezzet alıyorsun değil mi? Sevmek çok güzel bir şey. 

   Bir de Allah’ı sevince aldığın lezzeti düşün. Çünkü kalbin zaten onun için yaratılmış. Sen kalbini fıtratına yöneltiyorsun. Eşsiz bir lezzet almaz mısın? 

   Şimdi dışarıdaki insanlar medreseleri sıkıcı bulur. “Sürekli Kur’an okuyorsun, ibadet ediyorsun. Yani insan azıcık eğlenmek ister.” diyorlar. Hâlbuki sen medreselere gittiğin, Allah’ı andığın vakit o manevi lezzeti alıyorsun. O dışarıdan bakarak bu lezzeti göremiyor.

   Evet Allah’ı tanıyorsun, seviyorsun ve bunun lezzetine de varıyorsun. 

Çünkü aklını, kalbini fıtratına göre kullanıyorsun. Ruhunu zaten O’na Allah (c.c.) yöneltiyorsun. 

   “Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.”  

Ruhun o muhabbettullah içinde lezzet alıyor. 

“Evet, bütün hakiki saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet…”

   Bu dünyada lezzet istiyorsak haram olmayan yerlerde aramalıyız. Haram lezzet hakkında Üstad ne diyordu. “Bir üzüm yedirir yüz tokat vurur.” O zaman ben bu dünyada hakiki saadet istiyorsam. Allah’a yönelmeliyim. Başka yolu yok. Çünkü her şey fani her şey bırakıp gidiyor.  

   Şu an ahirete imanınızın olmadığını düşünün. Vefat etmiş sevdiklerini bir daha göremeyeceksin. Toprak olacaklar. Gerçekten çok acıklı bir durum.

   İşte iman olmayınca bu kadar elemlere maruz kalıyoruz.

   O zaman  benim hakiki saadetim neredeymiş bakalım:  

“Evet, bütün hakiki saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz.”

Yani hakiki saadet ve hâlis sürur…  Allah’ı tanımak ve sevmenin dışında bulunamaz. Çok zor. Bulduğumuzu sanarak sadece kendimizi kandırıyoruz. “Onlar onsuz olamaz!”

   “Cenab-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara ya bi’l-kuvve veya bilfiil mazhardır.”

Bakın Allah’ı tanımak ve sevmekle nelere mazhar oluyoruz. 

● Sonsuz saadete  

● Nimete

● Envara (nurlar)

● Esrara (sırlar)

Ya potansiyel ya da bizzat mazhar oluyoruz. İnşâallah bunlara bizzat mazhar olacağız. 

“Onu hakiki tanımayan, sevmeyen nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama manen ve maddeten müptela olur.” 

Gerçekten Allah’ı hakkıyla tanımayan biri bir imtihanla çöküyor. Çünkü o arka plandaki Allah’ın hikmetini, rahmetini göremiyor. 

   Evet belki zâhiren musibet görünen şey aslında bizim için hayırlıdır. Allah’ın bizim için neler hazırlandığını bilmiyoruz. 

   İşte böyle düşünmediği için, şöyle düşünmeye başlıyor. Hâşa “Allah beni yeterince tanımıyor. Benim iyiliğimi istemiyor. Benim başıma bütün bu musibetleri veriyor. Zaten beni cehennemine atmak istiyor.” Hâşâ. Çok saçma geldi değil mi?

   Hâlbuki Allah âlim-i mutlaktır. Her şeyi biliyor. Ezeli makamından her şeyi görüyor.

Senin ne yaşayacağını, hatta o cüz’i ihtiyarın ile  gideceğin yolların sonuçlarını, o sonuçlardan alacağın sevap ve günahlarını biliyor. 

Ahirette gideceğin yeri bile şuan bilmiyor mu? Zaten Allah zamana bağlı değil. Zaman içinde sıkışmış olan biziz. 

   Allah senin her adımını, her nefesini, kalbinin her atışını biliyorken, dertlerinden habersiz mi sanıyorsun? 

  Peygamber efendimiz (s.a.v.) o kadar imtihanlar yaşarken de biliyordu değil mi? 

“Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz (sonuçsuz, neticesiz) bir hayatta; sahipsiz, hâmisiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder.” 

Şimdi dünyada intihar oranlarına bakıldığında, genelde dünyanın en zengin ülkelerinin üst sıralarda olduğunu görüyoruz.

   Baktığımız zaman maddiyat olarak her şeyleri var. Belki dünyanın en zengin insanı ama Allah’ı yok. Yaşadığı hayatta bir mana, gaye  bulamadığı için diyor ki: “Evim, arabam, şirketlerim var. Kısaca her istediğimi yapıyorum. Peki hayatın amacı bundan mı ibaret? Bu kadar mıydı? Ee bundan sonra ne yapacaksın? Benim hayatımın gayesi bu muydu?” 

İşte orda boşluğa düşüyor. Hayır bu kadar basit olamaz hayatının gayesi senin hayatından daha değerli olmak zorunda! 

   Benim hayatımdan daha değerli ne var? Allah’ın rızası var.  Allah’ın  rızasını kazanmak, yaratanın seni niçin yarattığını bilip ona yönelik yaşamak insanı diri tutar. Yoksa hepimiz çökeriz.  

   Mesela benim bir sürü gayem var ve hiçbirine ulaşamadım. Ee intihar edeyim o zaman, yaşamanın bir manası yok(!)

“Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahipsiz, hâmisiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan fâni dünyada; insan, sahibini tanımazsa mâlikini bulmazsa ne kadar bîçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa mâlikini tanısa o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh (dehşet veren) dünya, bir tenezzühgâha (seyir ve gezinti yeri) döner ve bir ticaretgâh olur.” 

11. Sözde dünyadan bir saray olarak bahsedilir. Rabbimiz o sarayı bizim için yaratmış. Bize de bu sarayı neden yarattığını ve neden bu saraya geldiğimizi öğrenmemiz için Yâver-i Ekremini yani Peygamber Efendimizi (sav) göndermiştir. 

   Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm adeta bize şöyle hitap ediyor: 

“Ey ahali! Şu kasrın meliki olan seyyidimiz, bu şeylerin izharıyla (kâinatta gösterdiği şeylerle) ve bu sarayı yapmasıyla kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımaya çalışınız.”

Güzelce tanımaya nasıl çalışabilirim? 

Tamam bir Allah var. Bende biliyorum. Yeter mi?

Evet Allah varda nasıl bir Allah’a inanıyorsun?

   Mesela hiç İslamiyetle tanışmamış bir insan, yanımıza gelip; “Tamam sen bir tanrıyı kabul edip, Allah demişsin. Peki nasıl bir Allah’a inanıyorsun?” dediği zaman ne diyebiliriz? 

O zaman ilk önce ben tanıyacağım ki başkalarına da anlatabileyim. 

   Yani biz müslümanlığı, Köşeye çekilip ibadetlerimizi yapıp, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın diyerek yaşayamayız. Sahabelerde böyle bir şey yok. Onlar (radıyallahu anhüm) öğrendikleri bir kaç ayetle Çin’e kadar gidiyorlardı. Peygamber efendimizin bir muhabbetiyle müslüman olup, hemen ardından cihada katılıp şehit olan var. 

   Bizler duramayız! O zaman öğrendiklerimizin muallimi, bilmediklerimizin talebesi olacağız. 

  “Hem şu tezyinatla (süslemelerle) kendini size sevdirmek istiyor.”

Sadece gökyüzüne baktığımız zaman bile ne kadar zevk ve lezzet alıyoruz.

  “Siz dahi onun sanatını takdir ve işlerini istihsan ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem bu gördüğünüz ihsanat ile size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz.:

Burada Allah’ın bize olan sevgisinin karşılığında neler yapmamız gerektiğini söylüyor.

   “Hem şu görünen in’am (nimetler) ve ikramlar ile size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz.”

Evet şükür kelimesine bir dipnot geçelim.

Sizce şükür Elhamdülillah deyip geçmek midir?

Hayır. “Her nimetin şükrü kendi cinsindendir. Mesela ben bir ilim öğrendiysem bunun şükrü onu başkalarına anlatmaktır.

  “Hem şu kemalâtının âsârıyla manevî cemalini size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeye ve teveccühünü kazanmaya iştiyakınızı gösteriniz. Hem bütün şu gördüğünüz masnuat ve müzeyyenat üstünde birer mahsus sikke, birer hususi hâtem, birer taklit edilmez turra koymakla her şey kendisine has olduğunu ve kendi eser-i desti olduğunu ve kendisi tek ve yekta, istiklal ve infirad sahibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yekta ve misilsiz (benzersiz), nazirsiz bîhemta tanıyınız ve kabul ediniz.”

 Yarattığı her şeyde kendini tanıttırmak istiyor.  Kendi mührünü bırakmış. Yaratılan her şey; “Beni Allah yaratmıştır.” diye haykırıyor. 

   Çünkü yaratılan en ufak bir şeyde bile derinlere girdikçe daha derin ince detaylar çıkıyor. Mesela bir anatomi dersine giriyorsun. Oradan insan anatomisine, sonra göze, gözün içeriğine, onun içindeki sinirler, ondan sonra hücreler, atom parçacıkları… yani bitmiyor. Uçsuz bucaksız bir sanat, bir ilim..

   Ve bütün bunları gözünle görüyorsun. Çünkü insanlık ilerlemiş ve bu incelikleri görmeye başlamış. 

   Ama maalesef bunu yanlış yere yorumluyorlar. Tabiat diyorlar. “Doğa ananın bize hediyesi” diyorlar.  Biliyorlar ama sadece malûmat sahibi oluyorlar. Devamı gelmiyor. 

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيٖى وَ يُمٖيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصٖيرُ  zikrinden bir kaç kelimeyi açıklayacağız:

BİRİNCİ MAKAM

Şu kelâm-ı tevhidînin on bir kelimesinin her birinde birer müjde var. Ve o müjdede birer şifa ve o şifada birer lezzet-i maneviye bulunur.

Birinci Kelime

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ  da şöyle bir müjde var ki:

“Hadsiz hâcata (ihtiyaca) müptela, nihayetsiz (sınırsız) a’danın (düşmanların) hücumuna hedef olan ruh-u insanî, şu kelimede öyle bir nokta-i istimdad (yardım noktası) bulur ki bütün hâcatını temin edecek bir hazine-i rahmet kapısını ona açar…”

Sadece La ilahe illallah dan bahsediyoruz.

“..Ve öyle bir nokta-i istinad (dayanak noktası) bulur ki bütün a’dasının (düşmanlarının) şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın sahibi olan kendi Mabud’unu ve Hâlık’ını bildirir ve tanıttırır, sahibini gösterir, Mâlik’i kim olduğunu irae eder (anlar). Ve o irae ile kalbi vahşet-i mutlakadan ve ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin eder.” 

Buradaki vahşet-i mutlaka kelimesi gerçekten çok ağır bir kelime.  Vahşet-i mutlaka tam bir yalnızlık demek. 

   Mesela Az önce bahsettiğimiz insanlar, bütün imkanlara sahipler. Maddi olarak her şeyleri var. Ama neyi yok? Allah’ı yok. Allah’ı bilmiyor, tanımıyor. 

  Çoğunlukla o bahsettiğimiz insanlar yalnız yaşar. Kendini o kadar yalnız hissediyor ki: “Şurada ölsem kimse beni bulamaz. Belki üç beş gün sonra birileri kokudan rahatsız olacak cenazemi öyle kaldıracaklar.” diye düşünüyor.

  Onların gözünden düşünürsek; uzaydaki bir gök taşından tut, Covid-19’a kadar yani mikroskopla bile görmediğimiz küçücük bir virüse kadar her şey sana bu kadar düşmanken, sana kim yardım edecek? 

   Bu kadar açlık var. Ekonomik kriz, hastalıklar vs…  Mesela gezegenleri çevirenin Allah olduğunu bilmezse, bu gezegenimiz bir gün bir yere çarparsa diye ondan bile korkacak. Bunların hepsinden korkup titriyor. 

   Bu kadar yalnız hissederken, insanı ne kurtaracak? 

La ilahe illallah. Allah’tan başka ilah yoktur!  

   Artık Allah’tan başka sebeplere tesir verme. Onların bir tesiri yok. Bütün bu yaşadıkların Allah’ın yönetiminde. 

   Mesela Covid-19; bazı insanlar ufak bir soğuk algınlığıyla geçiriyor. Aynı virüs başka bir insanı öldürüyor. Madem bu kadar ölümcül bir virüs, niye hepimizi öldürmedi? Çünkü eceli geleni, sırası geleni öldürdü. Sebepler perdedir. Bizi öldürmedi.

   Her şey Allah’ın kontrolünde. Bunu bildiğimiz zaman o vahşet-i mutlakadan o aşırı yalnızlık hissinden, hüzn-ü elîmden yani çok derin ve acı veren bir hüzünden bizi kurtarır ve ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin eder. 

  Ebedî bir ferah, ruhun ferahlıyor. Bir Allah diyorsun. Bütün yüklerini atıyorsun. Sürekli dünyalık işlerle uğraştın yoruldun. Sonra bir abdest alıyorsun. Ferahlıyorsun. Namaz kılıyorsun. Secdeye giderken üzerinden bütün yükler gidiyor. “Hasbünallah ve nimel vekil.” diyorsun.

   Şimdi, “Kalbi vahşet-i mutlakadan ve ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin eder.” 

Bu kısımla ilgili bazı sûre meâlleri okuyalım. Âyetleri okurken az önce tahayyül ettiğimiz o yalnızlık hissini düşünelim. O hissiyatla okuyalım.

“Yemin olsun, kuşluk vaktine; Kararıp sakinleştiğinde geceye ki; Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı.”

[ Duhâ Sûresi – 1-2-3 ]

Düşünsene öyle bir yalnızlık hissi içindesin, insanlık hali, insanın bazen depresyonun dibinde olduğu zamanlar oluyor. Allah bunları sana söylüyor. “Rabbin seni bırakmadı. Senden vazgeçmedi.”

 ●  Elbette işin sonu senin için öncesinden daha hayırlı olacaktır. 

 ● Rabbin sana mutlaka lutuflarda bulunacak, sen de memnun olacaksın. 

 ● Seni yetim bulup barındırmadı mı?

 ● Seni yol bilmez halde bulup yol göstermedi mi?

 ● Ve seni yoksul bulup zengin etmedi mi?

 ● O halde sakın yetimi ezme!

 ● El açıp isteyeni de sakın boş çevirme!

 ● Rabbinin lütuflarını şükranla an.

 [ Duha sûresi ]

   Peygamber Efendimiz (s.a.v.) o kadar zorluklar yaşıyor ki, Rabbim onu teselli ediyor. Onu teselli ederken bizi de teselli ediyor. Sonuçta Kur’an hepimize indi ve hala inmeye devam ediyor.

   Mesela bir olay yaşıyorsun sonra bir âyetle karşılaşıyorsun. O ayet sana o an iniyor. O anda Allah o ayeti okumanı istiyor. Hiçbir şey başıboş değil ki, Kaderde, Allah’ın yazısında başıboş bir şey olsun.

  Bir de İnşirah sûresi’nin meâline bakalım. 

  “Senin kalbini açıp genişletmedik mi? Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı? Ve senin şanını yüceltmedik mi? Demek ki zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Evet, doğrusu her güçlüğün yanında bir kolaylık var. O halde önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul. Ve yalnız rabbine yönel.”

[ İnşirah sûresi ]

   Gerçekten insanın sırtından yük alan ayetler. İnsanı rahatlatıyor, ferahlatıyor. Elhamdülillah. 

Dördüncü kelime 

لَهُ الْمُلْكُ    

Şimdi biz genel olarak şöyle bir hata yapıyoruz. Her şeyi kendi üzerimize alıyoruz. Kendi yükümüz zannediyoruz. 

    Misal; “Dertler benim, evi ben geçindiriyorum. Sınavları ben vereceğim. Bu kadar dertle ben uğraşıyorum.” diyerek bütün yükü üstlenmiş olduk.

   Ama doğrusu neymiş bakalım.

لَهُ الْمُلْكُ  

Yani, mülk umumen onundur. (Tamamen Allah’ındır.) Sen, hem onun mülküsün hem memlûküsün hem mülkünde çalışıyorsun. 

Gerçek manada bana ait olan ne var? 

Bu yaşadığım dünya mı benim? Evim, arabam mı benim? Evladım mı benim? Bedenim mi benim?… Hayır, hiçbir şey benim değil. Hepsi Allah’ın mülkü, bende onun mülküyüm ve kuluyum. 

Şu kelime, şöyle şifalı bir müjde veriyor ve diyor: 

   “Ey insan! Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünkü sen kendini idare edemezsin, o yük ağırdır. Kendi başına muhafaza edemezsin, belalardan sakınıp levazımatını yerine getiremezsin. Öyle ise beyhude ızdıraba düşüp azap çekme, mülk başkasınındır. O Mâlik, hem Kadîr’dir hem Rahîm’dir.” 

Evet mülk Allah’ındır. Ama nasıl bir Allah’ın? 

  O Mâlik bizim sahibimiz olan Rabbimiz, hem Kadîr’dir. Her şeye gücü yeter. Sen hâşa aciz birinden yardım istemiyorsun. Allah’ın her şeye gücü yeter. Biz sebeplere bağlıyız. Allah sebeplere bağlı değil. O’nun için her şey mümkündür. 

  Hem Rahîm’dir. Merhametlidir.

Merhameti şöyle düşünelim. Diyelim ki bir suç ya da hata işledin. Baktığımız zaman bütün insanlar sana düşman oluyor. Ama annene gittiğin zaman yine seni bağrına basar. “Benim evladım hataya düşmüş.” der.  Ne olursa olsun seni kabullenir. Herkes sana sırtını döner. Ama anneler kolay kolay vazgeçmez. 

   Peki senin Rabbin annenden daha mı merhametsiz?  O annenin merhameti, Allah’ın merhametinin yanında okyanustan bir damla bile değil. O damla bile olmayan merhamet, senin anneni bu kadar merhametli yaparken, Rabbinden niye şüphe duyuyorsun? Niye şüphe duyuyoruz? 

  Allah’ın merhametini biraz daha anlamak için, şu Âyet-i Kerimeye bakalım. 

   De ki: “Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”

[Zümer Sûresi – 53]

Rabbimiz bize söylüyor. 

  Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) amcasını şehit eden, onun kalbini düşmanlara veren bir Vahşi vardı. Sonradan müslüman oluyor ve Hz vahşi oluyor. Ona bu âyet söyleniyor. Bize neden söylenmesin. Allah’tan ümidimizi kesemeyiz. Zaten başka bir kapımız yok. 

“O Mâlik, hem Kadîr’dir hem Rahîm’dir; kudretine istinad et, rahmetini ittiham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safayı bul.”

Hem der ki: Manen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîm’in mülküdür. Mülkü sahibine teslim et, ona bırak; cefasını değil, safasını çek.

   Risale-i Nur’da meşhur bir örnek var. 

İki adam gemiye biniyorlar. Birisi valizlerini sırtına yüklenmiş. Diğeri valizini gemiye bırakıp oturuyor. Bakıyor o yüklerini taşıyan adama ona: 

– Sen ne yapıyorsun? Bu gemi beni de, benim yüklerimi de taşıyor. Sen niye böyle eziyet çekip yüklerini taşıyorsun? 

O adamda: 

 – “Yok ben gemiye güvenmem. Kendim taşırım.” diyor.

   İşte biz de dünyanın bütün derdini sırtımızda taşıyoruz. Allah’a güvenmiyoruz. Hâlbuki Allah, bütün bu gezegenleri çeviriyor. Büyüklüğünü hayal dahi edemediğimiz, aklımıza sığdıramadığımız kâinatı yönetiyor. 

   Allah bu kadar şeye Kâdirken, sen sanıyor musun ki senin derdini çözemeyecek ya da senin derdinden habersiz!? 

   O zaman bu yüklerin hepsini gemiye atacağız. Bu gemi hepimizi kaldırıyor. 

“Mülkü sahibine teslim et, ona bırak; cefasını değil, safasını çek. O, hem Hakîm’dir hem Rahîm’dir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi “Mevla görelim neyler, Neylerse güzel eyler.” de, pencerelerden seyret, içlerine girme.”

El Baki Hüvel Baki

Yorum bırakın