
Dersimizin konusu: İnsanlara takılan bazı cihazlar, aletler, fıtratımıza yerleştirilen bazı duygular ve bunların takılış gayesi.
Bize bu cihazlar neden verilmiş?
Biraz kendimizi tanımaya çalışacağız.
Mesnevi-i Nuriye’den bir kısımla başlayalım.
“İ’lem Eyyühe’l-Aziz! İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetin acâibindendir ki: Sâni-i Hâkim şu küçük cisimde gayr-ı mahdud enva-ı rahmeti tartmak için gayr-ı mâdud mîzanlar vaz etmiştir. Ve esmâ-i hüsnanın gayr-ı mütenahi mahfî definelerini fehmetmek için gayr-ı mahsur cihâzât ve âlât yaratmıştır. Meselâ: Mesmûat, mubsırât, me’kûlât âlemlerini ihâta eden insandaki duygular, Sâniin sıfat-ı mutlakasını ve geniş şuûnâtını fehmetmek içindir.”
Şimdi bunu biraz açalım. Burada insanın fıtraten çok acayip bir varlık olduğundan bahsediyor. Ona takılan hadsiz yani sayılamayacak kadar çok cihazların varlığından bahsediyor.
İnsan bedenen küçüktür. Fakat bu bedene o kadar fazla cihazlar yerleştirilmiş ki, sayılamayacak kadar çok aletlerimiz, duygularımız var. Belki keşfedemediğimiz birçok duygumuz var. Şimdi bazılarını tanıyacağız.
Bizim okuduğumuz kitaplardan biride kâinat kitabıdır. Kâinata baktığımız zaman, insanla kâinat arasında bir bağ olduğunu görüyoruz. Aramızda gözle görülür bir alışveriş var. Dolayısıyla bazı duygularımızı da kâinatla alışveriş şeklinde kullanıyoruz.
Sorumuza gelmeden yani bu cihazların bize takılmasının gayesi, nedeni nedir? Buraya gelmeden önce kâinatla aramızda olan münasebetten, benzerlikten, aramızdaki bağdan bahsedelim.
Şimdi insan bu kâinatin bir misali musağğarıdır. Risale-i Nur’da hep geçtiği gibi; İnsan küçültülmüş bir kâinat, kâinat büyütülmüş bir insan..
Şimdi bu benzerliği daha iyi anlamak için Lem’alardan bir bölüme bakalım:
“Evet, nasıl ki insanın anâsırları kâinatın unsurlarından; ve kemikleri taş ve kayalarından; ve saçları nebat ve eşcârından; ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları arzın çeşmelerinden ve madenî sularından haber veriyorlar.”
Hakikaten baktığımız zaman, bizim kulağımızdan acı, gözümüzden tuzlu, ağzımızdan ise tatlı bir su akıyor. Aynı şekilde kâinata baktığımız zaman acı, tatlı ve tuzlu sular olduğunu görüyoruz.
“Aynen öyle de, insanın ruhu âlem-i ervahtan; ve hafızaları Levh-i Mahfuzdan; ve kuvve-i hayaliyeleri âlem-i misalden; ve hâkezâ her bir cihazı bir âlemden haber veriyorlar ve onların vücutlarına kat’î şehadet ederler.”
Şimdi sorumuza dönelim. Bize takılan cihazların takılış gayesi nedir öğrenelim.
Kâinatta çok fazla çeşitlilik var. Kâinatta her yerde, her zerrede Allah’ın rahmetinin bir tecellisi, bir eseri var. Bize de o tecelliyi, rahmeti anlamak için bazı cihazlar yerleştirilmiş.
Allah-u Teâlâ kâinata bir nizam, bir düzen koymuş. Her bir zerresine onun rahmetinin enva’ını tartacak tecelliler yerleştirmiş. Bizde de o tecellileri ve Esmâ-i ilâhiyeyi anlamak için bazı cihazlar var.
Bazen tek bir şeyde Allah’ın esmalarının mertebeleri var. Aynı Esmâ’nın farklı farklı tecellilerini görüyoruz.
Bize verilen bu cihazların veriliş sebeplerinden biride Allah-u Teala’nın rahmetini, Esmâ-i ilâhiyeyi anlamak içindir.
Allah-u Teala’nın esmaları gizli define gibidir. Define kelime anlamı olarak örtülü, gömülü, gizli, manalarına geliyor. Marifet o örtüyü kaldırıp okumak.
Buraya kadar 2 şey öğrenmiş olduk. Bizlere bu cihazların verilme sebeplerinden biri Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin enva’ını tartmak, diğeride Cenabı Hakk’ın Esmâ-i İlâhiyesinin definelerini fehm etmek. Bunlar için verildiğini anladık.
Cihazlarımızı nerede ve nasıl kullanacağız?
Kâinatla aramızdaki bu münasebeti nasıl sürdüreceğiz?
Gözle görülen zâhiri organlarımıza bakalım.
Bize görmemiz için verilen bir göz verilmiş. Bunun karşılığında mubsırat alemi (görünen şeyler) denizler, dağlar, gökyüzü… sayamayacağımız kadar çok gözümüze hitap eden şey yaratılmış. Evet Allahû Teâlâ bu kâinata mubsırât (görünen) şeyleri dizmiş. Bunun karşılığı olarak bize göz vermiş.
Mesmuat (sesler) alemi, bu alemin de bir çok çeşidi var. Kuşların sesi ayrı, yağmurun sesi ayrı bu seslerin karşılığı olarakta bizde işitme duyusu yani kulak var. Bunların hepsini ayırt edebilmek içinde akıl var. Evet Biz yağmur sesini duyduğumuz da kulağımız yağmur sesini işitiyor. Ama yağmur sesi olduğunu aklımız anlıyor.
Mevkulat alemi, (gıda – yemek) bu âlemin karşılığı olarakta bizde tat alma duygusu var. Aynı zamanda bir mide var. Mideye Allah açlık hissi vermiş. Biz bu açlık hissiyle bir şeyler yeme ihtiyacı hissediyoruz.
Kâinatta bize hitap eden sayamayacağımız kadar çok nimetler, rızıklar var.
Bir meyve aldığımızda meyvenin rengi gözümüze, kokusu burnumuza, lezzeti damağımıza hitap ediyor. Vitaminlerde bizi çok iyi tanıyormuş gibi bedenimizin ihtiyacı olan şeyleri karşılıyor.
Evet biz buradan Allah’ın birliğini de anlamış ve ispat etmiş oluyoruz. Yani beni kim yarattıysa, bana bu ihtiyaçları kim verdiyse, bu organları kim yerleştirdi ise kâinatı da yaratan O’dur.
Çünkü; bu kâinat beni tanıyor, biliyor ve benim neye ihtiyacım varsa onu bana sunuyor. Kâinatın bizim önümüze serilmiş bir hizmetkar olduğu aşikar.
Peki bizim asıl konumuz neydi?
Bize verilen cihazların kullanım şekliydi.
Kâinatla olan bağımızı öğrendiğimiz zaman üç vazifemiz oluşuyor. Bunlardan ilki tatmak, ikincisi tartmak üçüncüsü tanımak.
Şimdi tatmak dediğimiz zaman aklımıza sadece dilimiz gelmesin. Biz bazen gözümüzle de tadarız. Mesela bir ağacı gördüğümüzde bu görme noktasında tatmak olur. Daha sonra düşünüyoruz. “Ne kadar güzel bir ağaç” diye hükmedince onu tartmış oluyoruz. En sonunda ise merak ediyoruz.
Bu ağacın arkasındaki kim?
Bu güzelliğin kaynağı nereden geliyor?
Bu ağacı kim böyle yaratmış?
Kim bu sanatçı?
Diye kendimize sorup, bu sorunun cevabını bulmak için gayret gösterdiğimiz zaman, bu tanımak oluyor. Merak duyumuzu kullanmış oluyoruz.
Peki biz bu tatmayı ve tartmayı yaptıktan sonra tanımak noktasında hiç düşünmezsek ne oluyor?
O zaman tartmakta boğulmuş oluyoruz. Felsefenin yaptığı yanlışta bu, evet felsefeciler çok güzel tadıyorlar, tartıyorlar. Herkes tadar ve tartar. Önemli olan o tanımak noktasında gayret göstermektir.
Allah-u Teala bu duyguları herkese yerleştirmiş. İnsanlar gerçekten güzel tartıyorlar. Mesela ağaca baktıklarında yaprağını ayrı, dallarını ayrı, kökünü, tohumunu, toprağını, meyvesini… ayrı ayrı en ince detayına kadar inceliyorlar. Muhteşem bir tartma var. Ama devamı yok. Zaten bu tatmanın, tartmanın asıl gayesi tanımaya gitmek için basamak olmasıdır. Basamak olarak kullanmadığımızda tatmak noktasında boğulmuş oluyoruz.
“Ya insan dünyada boğulur ya da dünya insanda boğulur.”
Bizler duygularımızı, cihazlarımızı doğru adreste kullandığımızda dünya bizde boğulmuş oluyor. Aksi halde yanlış yerlerde kullandığımızda biz dünyada boğulmuş oluyoruz. Allah muhafaza!
İstediğimiz kadar gökyüzüne, yıldızlara hayret edip övgüler yağdıralım. Şiirler yazalım. Eğer bizi tanıma noktasında ilerletmiyorsa hiçbir anlamı olmaz. Sadece edebiyat parçalamış oluruz.
O yüzden ne kadar muhteşem, ne kadar güzel dedikten sonra o güzelliğin perde arkasını merak etmeliyiz. Çünkü Allah (c.c.) bize bir merak duygusu vermiş. Merak duygusunu doğru adreste kullandığımızda vazifemizi yapmış oluyoruz. Zaten dünyaya gelmemizin asıl amacı Allah-u Teâlâ’yı tanımak ve O’na ibadet etmek.
Evet bu şekilde bize tefekkür yolu da açılıyor. Evet bu tartma ve tanıma ile tefekkür etmiş oluyoruz. Tefekkürün ne kadar önemli olduğunu bir hadis-i şeriften anlıyoruz.
Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: Bir saat tefekkür bazen bin sene ibadetten daha hayırlıdır.
(Suyutî,Camiu’s-Sağir,Aclûnî)
Peki biz bu duyguları doğru adreste kullanmazsak ne olur?
Sistemimizi bozduğumuz için daha dünyada iken pürüzler çıkar. Çünkü Allah-u Teala herkesi bir sistemde yaratmış. Bize bir düzen vermiş. Cihaz ve alet takmış. Biz bunları olması gereken yerin dışında kullandığımız zaman, dünya hayatımızda bile pürüzlerini görmeye başlıyoruz.
Mesela merak duygusunu doğru kullanıp kendimize baktığımızda: “Benim ne kadar muhteşem bir bedenim, cihazlarım, vazifem varmış. Bütün bu varlıklardan daha üstün yaratılmışım.” diye düşünerek Allah’ın bize verdiği değeri anlamış oluyoruz. Tabiki bu üstünlük bizden değil.
Nefis, rabbimin acıyıp koruması dışında, daima kötülüğü emreder. (Yusuf suresi 53)
Burada bahsettiğimiz üstünlük insanlığın mertebesidir.
İşte bizler Allah-u Teâlâ’nın vermiş olduğu değeri korumadan cüz’i irademizle cihazlarımızı yanlış adreste kullanırsak esfel-i sâfilîne yani varlık âleminin en üstündeyken hayvandan daha aşağı derecelere düşüyoruz.
Yine cüz’i irademizle doğru adreste kullanırsak meleklerden daha üstün bir derece olan Âla-yı iliyyine çıkmış oluyoruz.
Aynı zamanda Allah-u Teâlâ’nın istediği gibi bir yaşam sürmüş olduğumuz için daha dünya hayatındayken bile bunun güzelliklerini tatmış oluyoruz.
Merak duygusunu tefekkürde kullanmadığımızda o duyguyu çok basit yerlerde harcayarak değerini düşürüyoruz. Sosyal medyada insanların ne yaptığını, nereye gittiğini merak ediyoruz.
Sana niçin verilmişti?
Sen nerelerde kullanıyorsun?
Evet bu duygu var. Doğru yerde kullanılmadığı takdirde yok olmuyor. Bu sefer yanlış adrese gidiyor.
Baktığımız zaman Allah’a giden farklı farklı bir sürü yol var. Buda Allah’ın rahmetini gösteriyor. Mesela Allah-u Teâlâ; “Şöyle bir yol var herkes ordan gelsin.” dememiş. İnsanların önüne çeşitli yollar sermiş. Herkes kendi kabiliyetine göre seçiyor.
Çünkü herkesin gücü gökyüzüne çıkıp uzaya gitmeye yetmiyor. Oradaki her şeyi müşahade edip, her şeye vakıf olsun. Ya da bir ağacın köküne inemiyor. O konularda ilim sahibi olmuş olsun. Zaten Allah bizden böyle bir şey istemiyor. Yani Sen gördüğün bir çiçekle de Allah’a ulaşabilirsin. Bir buluta bakarken, yağmur yağarken, yemek yaparken, meyveleri, sebzeleri doğrarken de Allah’a ulaşabilirsin.
Allah’a giden yollar, mahlukâtın nefesleri sayısıncadır.
(Mesnevi-i Nuriye)
Allah’a giden yollar o kadar çok ki; inkar etmek, ben görmedim, duymadım demek mümkün değil. Çünkü kimse diyemez ki ben gökyüzünü görmedim. Ben gece yıldızları izlemedim. Ben hiç çiçek görmedim. Öyle değil mi?
Bütün bu mahluklar kendi lisanı hâliyle haykırıyorlar. Hepsi Allah’tan haber veriyorlar. Ve bizde de bunları algılayıcı cihazlar var. O alıcıları açarsak o yoldan kolaylıkla Allah’a ulaşabiliriz.
Allah-u Teala’nın Esmalarını anlamaktan bahsetmiştik. İşitme alemi, görme aleminden bahsettik. İşte işitme aleminden bir şeyler duyduğumuzda Allah-u Teala’nın semi esmasını anlıyoruz.
Bazı esmaları, eğer bizde numuneleri olmasaydı anlayamazdık. Allah-u Teala bize de yerleştirmiş ki o esmalarını daha iyi anlayalım.
Peki bu tartma ve tanıma olayını kullanarak Allah’a ulaştık diyelim. Evet akıl yoluyla tek bir yaratıcının var olduğu anlaşılabilir. Bütün bunların tesadüf olmadığını muhakkak bir ilahın var olduğu aşikar. Çünkü her şey O’ndan haber veriyor.
- Peki bu yaratıcı benden ne istiyor?
- Benim nasıl yaşamamı istiyor?
- Nelerden kaçmamı istiyor?
Bu sorulara sadece kendi aklımızla cevap bulamayız. Burada devreye o yaratıcının kelâmı giriyor. Yani Kur’an-ı Kerim.
Çünkü biz aklımızla nelerin haram, helal olduğunu bilemeyiz.
Cenab-ı Hak bize, nasıl olmamız gerektiğini, bu duyguları en doğru nasıl kullanacağımızı anlatıyor. En önemlisi anlatmakla kalmayıp rahmetiyle bize bizden birini örnek olarak göndermiş ve O’na uymamız gerektiğini söylüyor. Çünkü O’nda her şey olması gerektiği gibi, evet O her şeyi en güzel, en doğru yapan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
Dolayısıyla biz Kurân’a ve sünnete uygun bir hayat yaşadığımız zaman bu duyguları en doğru şekilde kullanmış oluyoruz. Aksi olunca zaten çatırdamalar başlıyor.
Dediğimiz gibi Allah bizi bir sistem içinde yaratmış. Mesela telefonumuzu düşünelim. Bir sistemi var. Bir çok özelliği var. Fotoğraf çekiyor, arama yapabiliyor, sosyal medyaya girebiliyor…
Belki bilmediğimiz daha bir sürü özelliği var.
Evet basit bir telefon bile böyleyse, kim bilir bizim keşfedemediğimiz daha ne özelliklerimiz var.
Mesela hayatında hiç telefon görmemiş bir insan, telefonun kullanma kılavuzunu okumazsa ne olduğunu, ne kadar muhteşem bir sistemi olduğunu anlayamaz. Alır çekiç gibi kullanır ve bozar.
Evet insanlarında kendi kullanma kılavuzu var. Eğer okumazsa örnekteki gibi kendine yazık eder.
Peki nerede bu klavuz?
Nasıl okuyup öğreneceğiz?
Kur’an-ı Kerim’den, Efendimiz’in (s.a.v.) hayatından öğreneceğiz. Bunlara uyduğumuz takdirde sisteme uygun, amacına uygun en önemlisi Allah’ın izniyle Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşamış oluruz.
Yine Sözlerden bir kısma bakalım:
“Rabbimizi bize tarif eden Kur’an’ı hakim şu kitab-ı kebîr-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi, şu sahaif-i arz ve semada müstetir künuz-u esma-i İlâhiyenin keşşafı…”
diye devam ediyor.
Evet kâinatı Kur’an’ı Kerim ile daha doğru, daha düzgün bir şekilde okuyup anlayabiliriz. Çünkü kâinatı direkt yaratıcısından dinlemiş oluyoruz.
Meşhur bir atasözü var. “Üzümünü ye bağını sorma.” bizde tam tersini söylüyoruz. Üzümünü ye, bağını sor. Bağında sahibini sor. O yüzden bir şey tadıp tarttığımızda soracağız.
Nerden geliyor?
Kimden geliyor?
Perde arkasını, Sanatkârını sorup o soruların cevabını bulmak için gayret göstereceğiz.
