Sen hiç melek gördün mü?

 Bugün inşallah komşularımızı tanıyacağız.  Peki kimmiş bu komşularımız? 
Mesela omuzlarımızda duruyorlar. Sonra çevremizde varlar. Hatta Allah’ın  konuşulduğu her ortamda, temiz ortamlarda ve güzel kokulara gelen komşularımız, misafirlerimiz var. 

Peki iman hakikatleri nasıl birbirine bağlı? Mesela Meleklere iman konusunda bir şüphemiz var. O zaman ne olur? Cebrail Aleyhisselâmı da inkar etmiş oluruz. O zaman geriye ne kalır? Allah ile peygamber arasındaki mesajı, vahiy ile Kur’an’ı taşıyan bir aracıyı kaldırmış oluyoruz. Böyle olunca dolayısıyla Kur’ân’a iman gider. Peygambere iman gider. Zaten biz Âhireti, sonra kaza ve kadere imanı bunların hepsini peygamber efendimiz (s.a.v.) vesilesiyle öğreniyoruz ve biliyoruz. En önemlisi Allah’ı da ondan öğreniyor, ve daha iyi tanıyoruz. Bu yüzden çok ehemmiyetli Meleklere iman meselesi 

                                                        بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ        

  O gece melekler ve ruh, rablerinin izniyle her bir iş için iner dururlar. (Kadir Suresi, 4) 

 Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: “Ruh rabbimin emrindendir ve size pek az bilgi verilmiştir.” (İsrâ Suresi, 85)

 “Şu makam iki maksad-ı esas  ile bir mukaddimeden ibarettir. Mukaddime; melaike ve ruhaniyatın vücudu, insan ve hayvanların vücudu kadar katidir denilebilir.

 Yani gözümüzle gördüğümüz varlıklar kadar, insan kadar, hayvanlar kadar, meleklerin varlığı da kesindir. 

Evet 15. sözün birinci basamağında beyan edildiği gibi;“Hakikat katiyen iktiza eder ve hikmet yakinen ister ki: Zemin gibi semavatın dahi sekeneleri yani sakinleri bulunsun. Ve zîşuur (yani şuur sahibi) sekeneleri olsun. Ve o sekeneler o semavata münasip bulunsun. Şeriatın lisanında pek çok muhtelifü’l-cins olan o sekenelere  melaike ve ruhaniyat tesmiye edilir. (Yani Kuran’da isimleri melaike ve ruhaniyat diye geçiyor.)  Evet hakikat böyle iktiza eder. Zira şu zeminimiz semaya nisbeten küçüklüğü ve  hakaretiyle beraber zîşuur mahluklarla doldurulması, ara sıra boşaltılıp yeniden yeni zışuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasvir eder ki: Şu muhteşem burçlar sahibi olan müzeyyen kasırlar misali olan semavat dahi, nur-u vücudun nuru olan zîhayat ve zîhayatın ziyası olan zîşuur ve zevil idrak mahluklarla elbette doludur. O mahluklar dahi ins ve cin gibi şu saray-ı alemin  seyircileri gibi ve şu  kâinat kitabının mütalaacıları ve şu saltanat-ı rububiyetin dellalarıdırlar. Külli ve umumi  ubudiyetleriyle  kâinatın, büyük ve külli mevcudatın tesbihatlarını temsil ediyorlar.”

Şimdi Dünya üzerinde düşündüğümüz zaman, en derin okyanustan tut tâ gökyüzüne kadar ya da bir lavın içine kadar her yerde çok fazla çeşit canlı var. Hatta  bilimin hâla keşfedemediği canlılar bile var. Milyonlarca tür, milyonlarca cins, canlılarla  dünya adeta tıka basa dolmuş durumda. Mikroskobik  bir canlıdan tutun, balinaya kadar, mesela şuan covid-19 dediğimiz şey bir virüs olduğu için elektron mikroskobunda  görünüyor.  Bir de balinayı düşün, bir apartman kadar büyüklüğü var. Bu kadar canlıları, çeşitleri olan dünya düşündüğümüz de ne kadar da dolu öyle değil mi? 

Şimdi Semavat, yani diğer gezegenleri düşünün. Kâinatta dünya bir nokta kadar bile değil.  Kainatı düşünelim mesela, dünyayı düşündün sonra pencereyi büyüttün işte güneş sistemi ondan sonra diğer yıldızlar, Samanyolu galaksisi diğer galaksiler vs vs… Ne oluyor acayip,  akıl hayal almayacak kadar büyük bir kâinat var. Ve bu kainat sürekli genişlemeye  devam ediyor. 

Şimdi dünya bu kadar tıka basa dolu iken, diğer gezegenler, yıldızlar nasıl boş olabilir? Bunu aklımız almıyor degil mi?  Allah’ın hikmetine uymuyor. Çünkü Allah hâşa israf yapmaz. Hakîm esması vardır. Asla israf yapmaz. Asla hiçbir şeyi boşu boşuna yaratmaz.  O zaman bu gezegenler boşu boşuna yaratılmadı.  

Ama ben oradaki sakinleri görmüyorum. Peki şöyle bir soru sorayım. Senin ruhunu, mesela şuan tıbbın en son teknolojileri MR, tomografi, röntgen bu  görüntüleme yöntemlerini düşünelim. Sen ruhunu onlarla görebiliyor musun? MR’da, ya benim  ruhum hastalandı. Bir bakayım imanımda  sıkıntı var mı? Diye MRa girebiliyor musun? Hayır. O zaman benim görmemem onların olmadığına delil olamaz.  Çünkü benim gözüm yetersiz olduğu gibi, benim teknolojim dahi yetersiz. Neden? Allah öyle istemiş. Allah onları gayb perdesi arkasında tutmuş. 

     Evet devam edelim.

“Şu kâinatın keyfiyeti onların vücudlarını  gösteriyor.  Onların varlıklarını gösteriyor. Çünkü kâinatı hadd ü hesaba gelmeyen dakik sanatın tezyinat ve o manidar mehasin ile ve hikmetdar nukuş ile süslendirip, tezyin etmesi, bilbedahe ona göre mütefekkir ile ihsan edicilerin ve müteahhir takdir edicilerin enzarını ister. Vücudularını taleb eder.” 

     Şimdi bir sanat galerimiz var diyelim. Her tarafta resimler var. Ben buraya kedi köpek getirsem ve onlara resimleri versem ne yapar? Yırtar, parçalar atar… Peki ben bunu mu isterim? Acaba o resimleri yaparken böyle mi düşündüm? Hayır değil mi? O resimleri anlayabilecek sanattan anlayan, fikrini kullanabilen, güzel gören öyle birileri lazım ki ben o sergiyi açayım. 

    O zaman kâinat kocaman bir sergi, Rabbimizin sanatları, ilmi, her şeyi açıkça gözümüze görünüyor. (Anlayabilene tabi) 

    Şimdi diyorlar ki işte dünyaya benzer  gezegenler bulduk. Şu galaksi de… Ben onu görebiliyor muyum? Peki ben onun adına tesbih edebiliyor muyum? “Rabbim ne kadar güzel yaratmışsın.”diye tefekkür edebilir miyim? Bilmiyorum ki, kâinatta, benim gözümün görmediği, aklımın, hayalimin ermediği bir çok şey var. O zaman bütün bunlar boşuna yaratılmış olamaz. Bunların da mütefekkiri yani bunları fikredebilecek, istihsan edecek, Rabbimizin oradaki sanatını anlayabilecek ve tefekkür edebilecek canlıların da yaratılması gerekiyor.  Peki biz bu canlılara ne diyeceğiz? Melaike ve ruhaniyat diyeceğiz. Evet gözüm görmüyor ama orada birileri var.  

    Evet nasıl ki hüsün elbette  bir aşık ister. Taam ise aç olana verilir. Öyle ise şu nihayetsiz hüsn-ü sanat içinde gıda-yı ervah ve  kut’u kulûb elbette melaikeye  ve ruhanilere bakar gösterir.”

    Kur’an okunduğu vakit hepimiz de huzur hissiyatı oluşur. Benim bu manevi hislerimin oluşması, benim ruhumun varlığına delildir. Ruhum olmasaydı, benim şu maddem ne anlar ki Kuran’dan?  Benim bu  zihnim, yani sadece beyinle anlamış olsaydık, iyi de benim bütün vücudum altı ayda bir yenileniyor.  Ne olurdu ben altı ayda bir farklı bir kişi olurdum. Mantıklı değil. 

Demek ki bütün bunları tutan bedeni üzerine kıyafet gibi giyen bir şey var. İşte oda bizim ruhumuzdur. Bu manevi lezzetlerimiz bizim ruhumuz olduğu anlamına geliyor. Tesbih çekiyorsun, zikir çekiyorsun, dua ediyorsun, Allah’ı andığın zaman içine huzur doluyor. Bunların hepsi ya da sevgi hissiyatın yani maddi olarak açıklayamadığın tüm hissiyatın senin ruhun olduğu anlamına geliyor. 

    Senin ruhun varsa ve bu beden adına  tesbih ediyorsa, evet ruhumuz bedenimiz adına tesbih eder. Şimdi biz namaz kılarken, bu bedende ki bütün hücreler adına da bir ibadet yapmış oluyoruz. Sen o hücrelerin ibadetlerini de tahiyyat da Rabbine sunuyorsun.

     Ben bunları böyle temsil ediyorsam demek ki yaratılmış tüm varlıkları temsil edecek bir şey lazım, bir canlı lazım.  Peki bir dağın, bir ağacın belki bir hayvanın tesbihlerini kim sunacak Allah’a? Kendileri sunamıyorar. Çünkü şuurları yok değil mi? Ruhları var ama şuurları yok. Akıl edemiyorlar, tefekkür edemiyorlar. Evet onların yemesi, içmesi bile fıtri bir şükür oluyor. Ama onları Allah’a sunacak, tefekkür edecek, onların gözünden kainatı görüp, bunları Allah’a sunacak o sanatları bilecek canlılar gerekiyor. 

      Evet;  “Madem bu nihayetsiz tezyinat, nihayetsiz bir vazife-i tefekkür ve ubûdiyet ister. Halbuki, ins ve cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu hikmetli nezarete, şu vüs’atli ubûdiyete karşı, milyondan ancak birisini yapabilir. Demek, bu nihayetsiz ve çok mütenevvi olan şu vezâif ve ibadete, nihayetsiz melâike envâları, ruhaniyat ecnasları lâzımdır ki, şu mescid-i kebîr-i âlemi saflarıyla doldurup şenlendirsin.”  Şimdi burada çok güzel bir kelime var. MESCİD-İ KEBİR-İ ÂLEM, yani kâinat büyük bir mesciddir. İnsanlar ise bu mescidin az bir bölümünde saf tutmuşlardır. Az önce söylemiştik, kâinatta bir nokta bile değiliz. Geri kalan mekanlar saflar ise zâhiren yani görünüşte boş gibi görünüyor. Elbette bu kâinat mescidini inşa eden Allah, bütün kâinatı ve sanatlarını tefekkür ve takdir edecek melekler ve ruhaniler yaratmıştır. Meleklerin sebep ve hikmetlerini bilmediğimiz başka işler ve vazifelerde istihdam etmiştir. 

     Düşünsenize bu kâinat bir mescid hükmünde, Allah bizim düşünmemizi istiyor. Bir Ayet-i kerime de; “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.”  (Zâriyât Suresi, 56) diyor.  

    O zaman oraya da kullar gerekir. Çünkü: “Vücudun kemali  hayat iledir.”  Ne demek? Yani bir varlığın mükemmel olmasını ancak hayatla bilebilirim. Şuraya cansız bir madde koydum diyelim. Bir manası yok. Burda ne yapacak, düşünecek mi? Hiçbir şey yapamaz. Yere bir şey koydum mesela ben bunu bir canlı olarak çevirmediğim sürece ne işe yaradığını nereden bileceğim? Bir canlının müdahalesi gerek, öyle değil mi? 

     O zaman biz tüm varlıkları ancak hayatla bilebiliyoruz. Varlıkların ne işe yaradıklarını, hangi özelliklerle yaratıldıklarını, Allah’ın onları ne için yarattığını ve bizden ne beklediğini ancak hayatla bilebiliyoruz. 

“Belki vücudun hakikî vücudu hayat iledir. Hayat, vücudun nurudur. Şuur, hayatın ziyasıdır. Hayat, her şeyin başıdır ve esâsıdır. Hayat, her şeyi her bir zîhayat olan şeye mâl eder; bir şeyi bütün eşyayâ mâlik hükmüne geçirir. Hayat ile bir şey-i zîhayat diyebilir ki, “Şu bütün eşya malımdır, dünya hânemdir, kâinat Mâlikim tarafından verilmiş bir mülkümdür.”

     Burada bir örnek var diyor ki: 

 “Bak hayatsız  bir cisim büyük bir dağ dahi olsa yetimdir, gariptir, yalnızdır…”  

Atasözlerinden, Dağ dağa kavuşmaz insan insana kavuşur. diyoruz.  Kocaman dağ orda duruyor bir şey yapamıyor. Sadece bulunduğu yerdeki canlılarla alâkadar, gidip dünyanın öbür tarafındaki bir olayı anlatsanda anlayıp sana tefekkür edebilir mi? O orda uslu uslu duruyor. 

    “Münâsebeti yalnız, oturduğu mekân ile ve ona karışan şeyler ile vardır. Başka kâinatta ne varsa, o dağa nispeten mâdumdur. (Ona göre kainatta hiçbir şey yoktur.) Çünkü, ne hayatı var ki hayat ile alâkadar olsun; ne şuuru var ki  taallûk etsin. Şimdi, bak küçücük bir cisme, meselâ balarısına. Hayat, ona girdiği anda, bütün kâinatla öyle münâsebet tesis eder ki, bütün kâinatla, hususan zeminin çiçekleriyle ve nebâtâtları ile öyle bir ticaret akd eder ki; diyebilir, “Şu arz benim bahçemdir, ticârethânemdir”

    Şimdi dağa bakıyorsun, devasa büyüklükte, Ağrı dağını düşün mesela. O dağ ile arıyı karşılaştırın. Arı burdan kalkıp Amerika’ya kadar gidebilir, dünyanın her yerini gezebilir. Allah izin verdiği sürece öyle değil mi? Dünyadaki bütün çiçekler benim der. Rabbimin bana verdiği ikram der. Belki gelir bizimle muhatap olur, korkutur, geri gider. Bir muhatabiyeti var.  

   Peki burada varmamız gereken nokta nedir? Az önce bahsettik ya, kâinatın geri kalan her yerinde hayat olmadığı zaman, ne manası kalıyor? Hiçbir manası yok. O zaman oralara hayatlı varlıklar gerekiyor.

    “Elhâsıl Denilebilir ki; hayat olmazsa, vücud vücud değildir, ademden farkı olmaz. Hayat ruhun ziyasıdır. Şuur hayatın nurudur. Madem ki hayat ve şuur bu kadar ehemmiyetlidir. Ve madem şu âlemde bilmüşahede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem, bir insicam-ı ahkem görünüyor.”

   Ne demek istiyor? 

Yani kusursuz bir sağlamlık var. Ve sağlam bir akış, uyum var. Yani her şey birbiriyle uyumlu. bir canlının  kökünü kurutalım. Ne oluyor ? Bütün denge alt üst oluyor. Neden? Çünkü; her şey birbirine bağlı bir şekilde bir uyum içinde yaşıyorlar.

  “Madem şu biçare, perişan küremiz, sergerdan zeminimiz bu kadar had ve hesaba gelmez zevilhayat ile, zevilervah ile ve zevildrak ile dolmuştur. Elbette sadık bir hads ile ve kat’î bir yakin ile hükmolunur ki, şu kusûr-u semâviye ve şu buruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münasip zîhayat, zîşuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi, güneşin ateşin de dahi o nuranî sekeneler bulunur. Nar, nuru yakmaz. Belki ateş ışığa medet verir.”

   Yani ne diyoruz güneşte bile yaşayan melekler, ruhaniler olabilir. Şimdi beni yakıyor diye bu ateş onları yakar mı? Yakmaz. Güneş mesela oradan bize vuruyor. Ben burada bir ateş yaksam güneşin ateşini yakabilir miyim? Yakamam değil mi çok mantıksız. Evet onlar nurdan varlık, onları yakmaz güneş ışığı, demek ki orada yaşayanlar da var. 

    İşte şimdi şöyle bir sıkıntı var. Biz olaylara hep bilimsel bakış açısı ile baktık. Ve öyle yetiştirildik. Yeni nesil çoğunlukla şöyle der; işte hayat olması için su lazım, hava lazım, güneş ışığı lazım vs..

Ama bu senin bildiğin hayat  için lazım, hâşa sen Allah’ın yaratıcılık sıfatını engeleyebilir misin? Sudan yarattığını biliyorsun ve inanıyorsun da neden ışıktan yarattığına inanmıyorsun? Neden? Belki elektrikten de var. Belki uzayı dolduran esîr maddesinden de var. Olamaz mı? Allah’ın yaratıcılığına senin aklın yetişebilir mi?

    Benim aklım zaten sınırlı, benim gözüm sınırlı, kulağım sınırlı, hepsi sınırlı iken benim aklım yetişmiyor diye yok diyebilir miyim? Allah yaratmadı diyebilir miyim? Yarattım diyor. Sen Kur’an’a inanıyorsun, yüzlerce ayette melekler geçiyor nasıl inkar edebilirsin?  

Hâşa Allah muhafaza!

     “Adem-i rüyet, adem-i vücuda delâlet etmez. Görünmemek, olmamaya hüccet olmaz.”

    “Melâikelerin ve ruhanîlerin kesretle vücudlarını kabul etmek ne derece hakikat ve bedihî ve makul olduğunu ve Kur’an’ın beyan ettiği gibi onları kabul etmeyen, ne derece hilaf-ı hakikat ve hilaf-ı hikmet bir hurafe, bir dalalet, bir hezeyan, bir divanelik olduğunu şu temsile bak, gör;

İki adam; biri bedevî, vahşi; biri medeni, aklı başında olarak arkadaş olup İstanbul gibi haşmetli bir şehre gidiyorlar. O medeni muhteşem şehrin uzak bir köşesinde pis, perişan, küçük bir haneye, bir fabrikaya rast geliyorlar. Görüyorlar ki o hane; amele, sefil, miskin adamlarla doludur. Acib bir fabrika içinde çalışıyorlar. O hanenin etrafıda zîruh ve zîhayatlarla doludur. Fakat onların medar-ı taayyüşü (geçinme sebepleri) ve hususi şerait-i hayatiyeleri (hayat şartları) vardır ki onların bir kısmı âkilü’n-nebattır, yalnız nebatat ile yaşıyorlar. Diğer bir kısmı âkilü’s-semektir, balıktan başka bir şey yemiyorlar. O iki adam, bu hali görüyorlar. Sonra bakıyorlar ki uzakta binler müzeyyen saraylar, âlî kasırlar görünüyor. O sarayların ortalarında geniş tezgâhlar ve vüs’atli meydanlar vardır. O iki adam, uzaklık sebebiyle veyahut göz zayıflığıyla veya o sarayın sekenelerinin gizlenmesi sebebiyle, o sarayın sekeneleri, o iki adama görünmüyorlar. Hem şu perişan hanedeki şerait-i hayatiye, o saraylarda bulunmuyor. O vahşi bedevî, hiç şehir görmemiş adam, bu esbaba binaen görünmediklerinden ve buradaki şerait-i hayat orada bulunmadığından der: “O saraylar sekenelerden hâlîdir, boştur, zîruh içinde yoktur.” der. Vahşetin en ahmakça bir hezeyanını yapar. İkinci adam der ki: “Ey bedbaht! Şu hakir, küçük haneyi görüyorsun ki zîruh ile amelelerle doldurulmuş ve biri var ki onları her vakit tazelendiriyor, istihdam ediyor. Bak, bu hane etrafında boş bir yer yoktur. Zîhayat ve zîruh ile doldurulmuştur. Acaba hiç mümkün müdür ki şu uzakta bize görünen şu muntazam şehrin, şu hikmetli tezyinatın, şu sanatlı sarayların onlara münasip âli sekeneleri bulunmasın? Elbette o saraylar, umumen doludur ve onlarda yaşayanlara göre başka şerait-i hayatiyeleri var. Evet, ot yerine belki börek yerler; balık yerine baklava yiyebilirler. Uzaklık sebebiyle veyahut gözünün kabiliyetsizliği veya onların gizlenmekliği ile sana görünmemeleri, onların olmamalarına hiçbir vakit delil olamaz.”

   Örnekten de anladığımız gibi, İstanbul’un kenarda, kıyıda kalmış, kötü bir semtinin, kötü bir mahallesini düşünüyoruz. Ne var? Çok kötü şartlar altında yaşayan, çalışan insanlar var. Etrafta canlılar var. Fakirliklerinden bu çok kötü hayat şartlarında yaşamak durumundalar.  Sen mesela baktın, gördün yaşadığın gecekonduya baktıktan sonra karşıda ki binlerce sarayları görüp, “Ben burada yaşıyorum. Burda otlarla bitkilerle besleniyorum. Hayat böyle bir şeydir. Orada kesin hayat yoktur.” diyebilir misin? Çok saçma değil mi? Yani evet ben burada böyle yaşıyor olabilirim. Ama orada da farklı şartlarda  yaşayanlar vardır.

      Aynen öylede dünyamız, kenarda, kıyıda kalmış mahalle gibi, diğer gezegenlere baktığımız zaman, mesela  Satürn sadece resmi bile çok güzel ve sanatlı ve onun gibi o kadar müzeyyen sanatlı gezegenler var. Yıldızları görüyorsun.  O galaksileri gördüğün zaman, hayran oluyorsun şekillerine değil mi?  Peki buradaki şartlar farklı diye, yani oralarda su arıyorlar. Mars’a gidiyorlar taş topluyorlar su arıyorlar… Buradaki şartlar orada yok o zaman orada hayat yok diyebilir misin? Bak ne dedi; uzaklık sebebiyle ya da göz zayıflığıyla, gözün görmüyor ya da teleskobun yetersiz görmüyor. Ya da o sarayın sekenelerinin Allah tarafından gizlenmesi sebebiyle biz onları görmüyoruz. Çünkü onlar ruhani varlıklar ve senin görmemen onların olmadığı anlamına gelmiyor.

    Şu nükte-i esasiyenin hâtimesi;“Bi’t-tecrübe, madde asıl değil ki vücud ona münhasır kalsın ve tâbi olsun. Belki madde, bir mana ile kâimdir. İşte o mana, hayattır, ruhtur.”

    (Yani hayat maddeye bağlı değil. Senin ruhun bu maddeye can veren..)

   “Bilbedahe madde hâkim değil ki ona müracaat edilsin, kemalât ondan istenilsin. Belki mahkûmdur, bir esasın hükmüne bakar, onun gösterdiği yollar ile hareket eder. İşte o esas; hayattır, ruhtur, şuurdur.”

    Senin bu madden değil ki, seni hareket ettiren, sen ruhunla kontrol ediyorsun.  Bu sadece senin kullandığın bir makine, yani yöneten beden değil. Kendi kendine yönetmiyor. Sen ruh olarak yönetiyorsun.

      29. Söz de Üstad, melekleri 4 esas da ispat ediyor. Şimdiye kadar 1. Esas üzerinde durduk. Şimdi ise 2. Esas üzerinde düşünelim.

   Tüm felsefeciler, tüm filozoflar farklı farklı isimlendirerek meleklerin var olduğunu kabul etmişler. Ama saçma sapan isimler söyleyerek, konuyu Allah’a bağlamak yerine farklı yerlere bağlamışlar. 

   Mesela yabancıların filmlerine, kitaplarına bakıyoruz. Hep uzaylılar var. Niye? Çünkü aklı almıyor oraların boş olacağına.  Aslında doğru bir mantık, ama Allah’a ve dine bağlamadığı için, melekleri kabul etmek yerine uzaylılar var diyor.    “Bu kadar büyük bir kâinat boş olamaz.” diyor. 

Tamam bende kabul ediyorum uzaylıların olduğunu ama ben melek diyorum, ruhani diyorum. Gel bunda anlaşalım.  

     Onların kuvvet dedikleri bazı kanunlar var. Bu gezegenleri tutan kuvvetler diyorlar. Yer çekimi kanunu, suyu kaldırma kanunu vs..  Bütün bu kanunlar melekleri ispat eder.  Çünkü kanun iş yapmaz. İş yaptırıcı biri lazım ve Allah’ın izniyle melekler de, Allah’ın irade sıfatını yansıtıyorlar. Asında bizim kuvvetler diye bildiğimiz her şeyi  melekler yapıyor.  

    “Evet, nasıl ki beşer bir ümmettir, “kelâm” sıfatından gelen şeriat-ı İlahiyenin hameleleri, mümessilleri, mütemessilleridir. Öyle de melaike dahi muazzam bir ümmettir ki onların amele kısmı “irade” sıfatından gelen şeriat-ı tekviniyenin hamelesi, mümessili ve mütemessilleridirler.”

     Yani biz Allah’ın kelam sıfatından gelen Kur’an’ın Kerim’in temsilcisiyiz onu yaşamaya çalışıyoruz.

    “Öyle de melaike dahi muazzam bir ümmettir ki onların amele kısmı “irade” sıfatından gelen şeriat-ı tekviniyenin hamelesi, mümessili ve mütemessilleridirler. Müessir-i Hakiki olan kudret-i Fâtıranın ve irade-i Ezeliyenin emirlerine tabi bir nevi ibadullahtırlar ki ecram-ı ulviyenin her biri onların birer mescidi, birer mabedi hükmündedirler.”

     Evet üçüncü esasda ise, dünyanın hangi yerine giderseniz gidin bir melek kavramı görürsünüz.  Hangi din olursa olsun, hristiyanlığa bak yahudiliğe bak.  Bunlar zaten eskiden hak din olupta bozulmuş olduğundan melek kavramı orada kalmış. Ama diğer dinler de tamamen insan uydurması olan dinler de bile bir melek kavramını görüyorsun. Eee bu kadar alakasız, bu kadar farklı farklı toplumlarda ortak bir hakikat, düşünce varsa, demek ki o hakikat gerçekten vardır.  

     Belki melekleri yanlış biliyor olabilirler. Ama sen zaten Kur’an’la  hak olanı, doğru olanı biliyorsun. Çünkü Kur’an İncil ve Tevratta ki hataları (insanların bozduğu) düzeltmiştir.  Evet onlar böyle diyorlar ama aslı, hakikatı budur diye düzeltmiştir. Aynen öylede onların yanlış melek kavramlarını da Kur’an düzeltiyor ve bize öyle anlatıyor.

     “Mesele-i melaike ve ruhaniyat, o mesaildendir ki tek bir cüzün vücudu ile bir küllün tahakkuku bilinir.”

     Mesela biri çıksa dese ki: “Ben melekleri gördüm.” Ve bunu bizim aramızdan biri söylerse; “Sen ne diyorsun kardeş?” “Ne şaçmalıyorsun?” diye tepki verirsin. Çünkü bizim bu konuda bir vasfımız yok. Ama bunu sana bir  peygamber söylerse, evliyalar, alimler söylerse inanırsın.

 Bu şuna benziyor. Mesela bir tane profesör düşünelim . Coğrafya profesörü olsun.  Bu adam bize geldi dedi ki: “Sen bilmiyorsun ama  işte şurada bir ada var. Avustralya adası var.  Belki sen görmedin, gitmedin ama dünyanın şurasında böyle bir yer var.” Deyince sorgusuz sualsiz inanıyorsun. Ya da bir doktora gittiğin zaman bir röntgen çekiyor ve sana senin şöyle bi şu hastalığın var diyor. Sorguluyor musun? Ya doktor sen nerden bileceksin? Bir de ben bakayım diye tepki vermiyorsun değil mi? Neden? Çünkü o konuda ihtisası var. O konuda uzmanlaşmış.

     Peki bu konuda ehl-i istihsas kimdir? Bu konuda uzman kimdir? Peygamberlerdir. O zaman ben alem-i gaybı bilmiyorsam ve bütün peygamberler bana melekleri anlatıyorsa tabiki inanmalıyım. Sadece peygamberler değil ki, dediğim gibi onların yolunda giden, ehli sünnet yolunda giden, peygamber efendimiz (sav) yolunda ilerleyen evliyalar, alimler hepsi sana meleklerden bahsediyor. Yüzbinlerce insan sana melekleri anlatırken, nasıl kör kalabilirsin? Diyorum ya ben gördüm desem bana inanma. Benim bu konuda bir vasfım yok. Ama bir peygamber derse inanmak şarttır. 

    Az önce bahsetmiştik. Bütün iman şartları birbirine bağlıdır. En önemlisi, melekler konusu Kur’an i Kerim’de geçiyor! Sonra peygamber efendimiz (sav) onlardan bahsediyor. Zaten sana Kur’an’ı ispatlayan, peygamber efendimizin hak olduğunu ispatlayan delillerin tümü  meleklerin varlığında delil olur. Yani oradan da deliller var.

     Hem hiç mümkün müdür, hiç makul mudur, hiç kabil midir ki hayat-ı içtimaiye-i beşeriye semasının güneşleri, yıldızları, ayları hükmünde olan enbiya ve evliya, tevatür suretiyle ve icma-ı manevî kuvvetiyle ihbar ettikleri ve şehadet ettikleri melaike ve ruhaniyatın vücudları ve müşahedeleri, bir şüphe kabul etsin, bir şekke medar olsun. Bâhusus onlar şu meselede ehl-i ihtisastırlar. Malûmdur ki iki ehl-i ihtisas, binler başkasına müreccahtırlar. Hem şu meselede ehl-i ispattırlar. Malûmdur ki iki ehl-i ispat, binler ehl-i nefy ve inkâra müreccahtırlar. Ve bilhassa kâinat semasında daim parlayan ve hiçbir vakit gurûb etmeyen âlem-i hakikatin Şemsü’ş-şümus’u olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın ihbaratı ve risalet güneşi olan Zat-ı Ahmediye’nin (asm) şehadatı ve müşahedatı, hiç kabil midir ki bir şüphe kabul etsin.

      Her varlığın tesbih etmesi lazım ve ayrı ayrı tesbihleri var. Aynı zamanda bu varlıkların külli tesbihleri var. Yani ne demek? Bir dünyayı düşünün, bir de dünyanın üzerindeki tüm canlılar adına tesbih ettiğini düşünün. Bunun da bir yansıması lazım.  Buda nedir? Bir Hadisi şerifte;

    “Bâzı melâikeler bulunur, kırk başı veya kırk bin başı var. Her başta kırk bin ağzı var, her bir ağızda kırk bin dil ile kırk bin tesbihât yapar.”

 Şu hakikat-i hadîsiyenin bir manası var, bir de sureti var. Manası şudur ki: Melaikenin ibadatı hem gayet muntazamdır, mükemmeldir hem gayet küllîdir, geniştir. Ve şu hakikatin sureti ise şudur ki: Bazı büyük mevcudat-ı cismaniye vardır ki kırk bin baş, kırk bin tarz ile vezaif-i ubudiyeti yapar. Mesela, sema güneşlerle, yıldızlarla tesbihat yapar. Zemin tek bir mahluk iken, yüz bin baş ile her başta yüz binler ağız ile her ağızda yüz binler lisan ile vazife-i ubudiyeti ve tesbihat-ı Rabbaniyeyi yapıyor. İşte küre-i arza müekkel melek dahi âlem-i melekûtta şu manayı göstermek için öyle görülmek lâzımdır.”

    Evet o hakikat âleminde melekût aleminde o melek öyle görünüyor. Herkesin adına bütün tesbihatları yapan meleği düşünün. Mesela toplu halde zikir çeksek ve bir melekte bize eşlik etse, sanki yirmi otuz kişinin  birden diliyle tesbihat yapıyormuş gibi olur. Öyle görünür. Şimdi bunu bütün dünya için düşünelim.  Dünyada ki bütün canlılar için düşünüldüğü zaman bunun hakikati görünüyor.

   “Hattâ ben, mutavassıt bir badem ağacı gördüm ki: Kırka yakın baş hükmünde büyük dalları var. Sonra bir dalına baktım, kırka yakın dili hükmünde küçük dalları var. Sonra o küçük dalının bir diline baktım, kırk çiçek açmıştır. O çiçeklere nazar-ı hikmetle dikkat ettim, her bir çiçek içinde kırka yakın incecik, muntazam püskülleri, renkleri ve sanatları gördüm ki, her biri Sâni’-i Zülcelal’in ayrı ayrı birer cilve-i esmasını ve birer ismini okutturuyor.  İşte hiç mümkün müdür ki şu badem ağacının Sâni’-i Zülcelal’i ve Hakîm-i Zülcemal’i, bu camid ağaca bu kadar vazifeleri yükletsin; onun manasını bilen, ifade eden, kâinata ilan eden, dergâh-ı İlahiyeye takdim eden, ona münasip ve ruhu hükmünde bir melek-i müekkeli ona bindirmesin?”

   “Ey arkadaş! Şuraya kadar beyanatımız, kalbi kabule ihzar etmek ve nefsi teslime mecbur etmek ve aklı iz’ana getirmek için bir mukaddime idi. Eğer o mukaddimeyi bir derece fehmettin ise melaikelerle görüşmek istersen hazır ol. Hem evham-ı seyyieden temizlen. İşte Kur’an âlemi kapıları açıktır. İşte Kur’an cenneti مُفَتَّحَةُ الْاَبْوَابُ dır; gir bak. Melaikeyi o cennet-i Kur’aniye içinde güzel bir surette gör. Her bir âyet-i Tenzil, birer menzildir. İşte şu menzillerden bak:”

 Yemin olsun, birbiri ardından gönderilenlere; Fırtına olup esenlere; Yaydıkça yayanlara; (Hak ile bâtılı) birbirinden iyice ayıranlara;  Mazereti ortadan kaldırmak veya uyarmak için vahyi iletenlere  (Mürselât Suresi,  1-6)   
Yemin olsun, batmak üzere yükselenlere; Sâkin ve düzenli hareket edenlere;  Yüzdükçe yüzenlere; Yarıştıkça yarışanlara; Emri, uygun yol ve yöntemle yerine getirenlere!  (Naziat suresi, 1-5 )

O gece melekler ve ruh, rablerinin izniyle her bir iş için iner dururlar.”  (Kadir Suresi, 4) 

Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır. “(Tahrîm Suresi, 6)

 “Böyle iken (bazıları) “Rahmân evlât edindi” dediler. Hâşâ! O bundan münezzehtir. Bilâkis o evlât dedikleri lutuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır.  O’nun sözünün önüne geçmezler, sadece O’nun emriyle hareket ederler. ” (Enbiyâ Suresi,  26-27)

    Bunlar sadece ayetlerin bir kısmı, melekler ile ilgili birçok ayet var. Son bir hadis-i şerif ile bitirelim.

  “Allah’ın evlerinden bir evde, Allah’ın kitabını okumak ve aralarında müzâkere etmek için  toplanan kimselerin üzerine sekine iner. Onları rahmet kuşatır. Melekler etraflarını sarar ve Allah  onları kendi katında bulunanlara överek anlatır” (Müslim)

Yorum bırakın