
Bugünkü konumuz şirk, neydi peki: ortak koşmak. ,
Şirke baktığımız zaman sadece puta tapanları düşünüyoruz. Yani olay sadece puta tapmaları mı? Yoksa Allah’a bir ilahla beraber başka şeylerle ortak koşmaları mı? Tabi ki de bir ilah olduğunu kabul ediyorlar ama putları ona aracı yapıyorlar. Ve bunu yaparak o ilahı unutup, sadece o putlara tapıyorlar. Evet, Risale-i Nur’un birkaç kitabından da göreceğimiz vahdet, ehadiyet, Allah’ın birliği ve şirk konularını birleştirdiğimiz bir bölüm olacak. Öncelikle bir ayeti kerime ile başlamak istiyorum. Enbiya suresi 22. Ayet de “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı kesinlikle yerin göğün düzeni bozulurdu.” Demek ki arşın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir. Burada Müslüman olan insanlara “Allah’tan başka ilah olabilir mi?” diye sorduğumuzda kimse kabul etmez değil mi, Allah’a ortak koşulacak bir ilahı asla kabul etmezler. Peki Allah’tan daha çok değer verdiğimiz, Allah’tan daha çok sevdiğimiz, Allah’tan daha çok kuvvet irade iktidar verdiğimiz şeylerin aslında hepsi Allah’a bir ortak koşmak değil midir? Onu göreceğiz. Normalde bir çok şey ile Allah’a şirk koşulabilir. Ama biz 32. Sözün üzerinde ki konularla ilerleyelim . Vahdet: birlik demektir. Önce Allah’ın birliğini anlatırken, Allah’a vahdet, vahdaniyet yani Ehadiyet sıfatlarının üzerinden gideceğiz. Vahdet birlik demektir dedik. Yıldız kümelerini düşündüğümüz de bir sürü yıldız vardır. Belki kum tanesi kadardır. Ama hepsi yıldız olmak sıfatında yıldızdır. Bu Allah’ın Vahdet sıfatıdır. Tümüne sahip olamayan birine sahip ve Mâlik olamaz Yani insan nevinde bir ferdi yapan kim ise bütün insanların da yaratıcısı da odur. Tümünde bir sikke-i vahdet bulunduğu, Allah’ın bir sikkesi bir mührü bulunduğu gibi her ferdinde de yine bir turra-i Ehadiyet vardır. Buna şöyle bir örnek verebiliriz. İnsanların hepsinin var olması Allah’ın vahdaniyetidir. İnsanlardan hepsinin suratı olması yani yüzümüzün olması Allah’ın vahdaniyet sıfatıdır. İşte o yüzlerimizde ki rengin tonu, gözün rengi, kaşın rengi, saçın rengi, Allah’ın Ehadiyet sıfatıdır. Allah herkese parmaklar vermiştir bu parmakların içerisinde herkese özgü DNA’sı ve parmak izi vardır. Bu parmak izlerindeki farklılık da Allah’ın Ehadiyet sıfatıdır. İlk insanı yaratan da son insanı yaratan da bir Allah’tır. Çünkü ilk insandan son insana kadar bütün insanların parmak izini bilmesi gerekir ki farklı yaratabilsin. Mesnevi-i Nuriye’de bu konuyla ilgili; “Senin yüzün, veçhin o kadar küçüklüğü ile beraber, geçmiş ve gelecek bütün insanların…” ne dedik geçmiş ve gelecek, ilk insan ve son insan, adedince kendisini onlardan ayıran, o parmak izinden ayıran ve tarif eden nişan ve alametlere havi olduğu gibi yüzünü teşkil eden esas erkanında bütün insanlar ittifaktırlar. Bir yüzün olması bütün insanlar da aynıdır. Ama o yüzün içinde ki farklılıklar, o parmakların içinde ki izler, farklılıklar insanın kendi hususiyetidir. Burada da Allah’ın Ehadiyet sıfatını görüyoruz. Bize özel yaptığı birliğidir. Bütün insanların bedenini de yaratan odur. Çünkü bir insanın bedeni ile bütün insanların bedeni aynı hususiyete aynı mucizevi vasıflara sahiptir ve aynı elden çıkmıştır. İstisnalar kaideyi bozmaz. İnsan dünyaya geldiği zaman iki el, iki ayak, yürüme kabiliyetleri, yeme kabiliyetleri, duyma kabiliyetleri, anlama kabiliyetleri, akılları, iradeleri, şuurları baktığımız zaman cihazatlarımızın hepsi benziyor. Tabi farklılıkları da var. İşte Vahdet ve Ehad isimlerinin farkı burda oluyor.
Herkese vermesi Vahdet, sana özel ayrı cihazları vermesi de Ehad ismine örnek oluyor. Mesela diyelim ki bu kadar karışıklık içinde Allah bunları nasıl idare ediyor? gibisinden bir soru gelebilir. Şöyle bir örnek verelim. Teşbihte hata olmasın mesela baraj yolunda (Adana’da bir cadde) sel gibi akan insanlar ile Allah’ın yarattığı insanları düşünelim ama sadece insanlarla kalmayalım, bence burada kâinatın hepsini düşünelim. İnsanın dışında yaratılan hayvanlar var. Hayvanların dışında yaratılan bitkiler, meyveler, ağaçlar, doğa olayları var. Bir de dünyanın dışında olanlar var. Sonra bizim göremediğimiz âlemler var. Bunlara baktığımız zaman kafamızda cidden sel gibi olur. Bunun dışında muhteşem bir nizam ve intizam ölçüsü var. Her şeyde bozulmayan ve sürekli devam eden bir işleyiş var. Hani insanın aklına şu vesvese gelebilir. Ya bu kadar şeyi bir Allah Nasıl yapabiliyor? Niye bir olan Allah diye düşünüyoruz. Çünkü biz kendi acizliğimizi ve fakrımızı hâşa Allah’a vermeye çalışıyoruz. Biz bir işi yaparken başka bir iş yapamadığımız için bir yardımcı ararız. Allah’ın da bunu yapamayacağını düşünüyoruz. Ve kendimize aradığımız gibi O’na da bir yardımcı arıyoruz, bir yardımcıdan kastımız aslında ortak koşmak oluyor. Ve bizim bu ortak koştuğumuz şeyler de genellikle sebepler oluyor. Mesela doğa olaylarını sebeplere veriyoruz değil mi düşündüğümüz de yağmurun yağması, güneşin doğması, diyoruz. Doğdurulması demiyoruz. Yağdırılması demiyoruz. Bitkilerin açtırılması, meyvelerin verdirilmesi demiyoruz. Evet baraj yoluna geri dönelim. Sel gibi akan insanlara yüksek bir yerden bakan adam şöyle der. (Biz de bakalım.) Bu insanlar görünüşte karışık bir şekilde bir yerlere gidiyorlar. Görünüşte kimin nereye gittiği belli değil. Kâinatta olan her şeyin sebebini sonucunu biliyor muyuz? Bilmiyoruz ama her şey böyle bir kalabalık bir karışık geliyor. Evet kalabalıktaki her bir insanı çevirip nereye gidiyorsun diye sorduğumuz vakit hepsinin bir gayeye yönelik (yani kimi evine kimi işe kime markete gidiyor.) yürüdüğünü anlarız. Ve karmakarışık zannedilen yürümelerin altında insanlar adedince gâyelerinin olduğuna hükmederiz. O sel gibi akışın, o maksatların üzerinde ince bir zar olduğunu anlarız. Yani kâinatta bizim bilmediğimiz, bizim belki de göremediğimiz bir çok yaratılan şeyin, bir Allah tarafından yaratılması ve hikmetli olması lazım. Öyle bir Allah yapacak ki her şeyden haberdar olsun. Mesela bir evin hanımını düşünün. Ev hakkında her şeye hâkimdir. Eğer hâkim olmazsa bir yerlerde aksaklık yada bir eksiklik çıkar. Bir nizamsızlık, intizamsızlık olur ve düzen bozulur. Bir şehre güneş doğduğu vakit o şehirde ki bütün binalar onun ışığıyla kaplanır mı kaplanmaz mı? Bir güneşin ışığıyla doğduğu yerde ki her şey o ışıkla kaplanabiliyorsa bu güneşin gücü müdür? Yoksa Allah’ın ona verdiği cihazlarla sunduğu bir hizmeti midir? Peki Allah böyle bir cihazla böyle bir hizmeti sürdürüyorsa, kendi gücü ve kudreti yetmemesi mümkün müdür? Yarattığı şeyin gücü bu kadar görünüyorsa kendisinin gücü ne kadardır?
Güneş için bir gecekonduyu aydınlatmak da, şehrin bütün binalarını aydınlatmak da birdir, farkı yoktur. Allah bir meyveyi yaratıyorsa, bir baharı da halk edebilir, yaratabilir. Allah’ın kudreti sonsuzdur. Sözler de: “Yıldızlar zerreler kadar ona kolay gelir. Bir baharı bir çiçek kadar suhuletle kolaylıkla icad eder.” diyor. Her şeyi yapamayan hiçbir şeyi yapamaz. Ve bir tek şeyi halk eden herşeyi yapabilir. Hem eşyanın icadı bir tek zata verilse bütün eşya bir tek şey gibi kolay olur suhulet peyda eder. Her şey her şeyle bağlıdır. Bir şey her şeysiz yapılamaz. Bir şeyi halk eden her şeyi halk etmiştir. Mesela kimi örnek verelim burada Rukiye, senin yaratılman için, senin dünyaya gelebilmen için her şey lazım dimi güneş lazım, atom lazım, zerre lazım, bulut lazım, yağmur lazım, meyveler lazım. Neden? Çünkü senin yaratılman için bunlara ihtiyacın var ve seni yaratan Allah’ın bu bahsettiğimiz her şeye gücü yeten olması gerekiyor. Çünkü seni zamanında meydana getirebilmesi nizam ve intizamla bu şekilde oluşturabilmesi için her şeye gücü yeten, her şeyi bilen, her şeyi tek başına yapan bir zat olması gerekir. Bir meyvenin oluşabilmesi için güneşe, dünyaya, arıya, böceğe, yağmura sözü geçen gücü yeten bir Rab olmalıdır.
Bir yaprağı tutup çektiğimizi ama yaprağın kopmadığını düşünelim. Dalın bize doğru gelmesi lazım değil mi dalı çekmeyi devam ettiğimizi ve çok güçlü olduğumuzu düşünelim. Dallarla beraber ağacın bize geldiğini sonra kökünün de sökülmediğini düşünelim. Ne olur yer küre hareket etmeye başlar. Yer kürenin hareket etmesiyle bütün kâinatta ki evrende ki aynı gezegenler yıldızlar bundan etkilenmeye başlar mı? Başlar. İşte Allah’ın gücünün her şeye yettiğini biliyorsak, Allah’ın bir dal oynatmasıyla kâinatı oynatmasının aynı şey olduğunu O’nun için bir fark olmadığını anlamış oluyoruz.
O (c.c.) Bir şeyi yapmasıyla her şeyi meydana getirir. O halde bir yaprağı yapan zatın hükmü bütün kâinata geçmektedir. İnsan kâinatın meyvesi olduğu için onun bedeni bütün bir kâinat ağacından süzülmüştür o halde bir alyuvarı yaratan ancak bütün kâinatın Hâlıkı olabilir. Evet bu kadar kâinatın yaratılmasına örnekler verdik. Peki şu şu sebeplerden şu olaylar meydana geliyor dememiz mesela dünya dönünce günler, aylar yıllar, mevsimler işte güneşin doğmasıyla şöyle, bulutun gelmesiyle böyle, baharın gelmesiyle çiçeklerin açması, meyve vermesi… Bu sebepler şirke ne kadar yakın? Ne kadar uzak?
“Bu olmasaydı bu olmazdı demek” hâşa şirke giriyor mu girmiyor mu ?
Hac suresi 73: Ey insanlar! Size bir misal verilmekte; dinleyin onu: Allah’tan başka kendilerine yalvarıp yakardıklarınız var ya, hepsi bunun için bir araya gelseler bile bir sinek yaratamazlar! Hatta sinek onlardan bir şey kapsa, onu dahi ondan kurtaramazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de!
Allah’ı bırakıpta o ağaçtan bilmek, o tablacıdan bilmek, şifayı doktordan bilmek, ilmi hocadan bilmek.
Risale-i Nur’da sinek bahsiyle ilgili bir yer geçiyor. Sözlerde ; Bir sineğe belki bir sineğin kanadına dahi hakiki Mâlik olamam. Çünkü sineğin vücudunda öyle manevi cevherler göz, kulak gibi antika sanatlar var ki benim dükkanım da yok. Daire-iktidarımın haricindedir.. Teknolojiye baktığımız zaman bile belli bir kanat metresinden kısa olunca uçaklar uçmuyor. Ama o küçük bedende o küçücük kanatçıklarla belki bizim bile zor gördüğümüz kanatlarla Allah bir mahlukunu uçuruyor. Ve o bizden bir şey alsa bile ondan geri alamıyoruz. Bizi ısırdığında emdiği kanı geri alabiliyor muyuz geri isteyip kurtarabiliyor muyuz? Bu mümkün mü?
Sinek kanadı zahiren küçük görünse de o kanadın vücuda gelebilmesi için bütün bir kâinatın çalışması gerekir. Bir sinek yapmak için de, bir yıldız yapmak için de kâinata hükmedecek sonsuz bir kudret lazımdır. Sinek kanadından tut tâ semavat kandillerine kadar bir sinek kanadı kadar şirke yer yoktur ki parmak karıştırsın.
Geçmiş zamanların evliyalarından Yunus Emre ne diyordu Sordum sarı çiçeğe annen baban var mıdır? Bizde bu gün diyeceğiz ki sordum zerreye, ondan sonra sordum küreyvât-ı hamrâya yani alyuvara, alyuvar neydi? Kanımızda ki kırmızı hücreler. Sonra sordum insan bedenine, sordum zemin yüzüne, sordum küre-i arza, sordum güneşe, yıldızlara kısaca soracağız. Soracağız sen bu kâinata Mâlik misin? Sen başı boş gibi görünüyorsun.
Şimdi zerreye soracağız: “Zerrelerle(atomlarla) kâinatı oluşturuyorsun sen, çünkü kâinat zerrelerden oluşuyor. O zaman sen kainatı oluşturuyorsun.” diye hâşa soracağız. Zerre de bize Risale-i Nur’da cevap verecek; Eğer güneş gibi bir dimağım ve ziyası gibi ihatalı bir ilmim, yani ne benim aklım, ne de bir ilmim ve harareti gibi şumuli bir kudretim, yani kudretim yok. Ziyasında yedi renk gibi muhip duygularım ve gezdiğim her yere, işlediğim her mevcuda, müteveccih birer yüzüm, bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsaydı. Belki senin gibi ahmaklık edip, kendi kendime mâlik olduğumu dava ederdim. Haydi defol git. Sana benden iş çıkmaz. Yani diyor ki zerre, bende bir göz yok görebilecek, bende bir ilim yok bilebilecek, bende bir kulak yok duyabilecek, bir kuvvet, kudret, irade yok. Çünkü zerre nerede ne olacağını bilemez. Buna karar veremez. Buna gücü yetmez.
Sonra dönüp bir şahs-ı manevi gibi düşünelim. Bu sefer küreyvât-ı hamrâya yani al yuvarlara soruyoruz bedene Mâlik olabilir misin? Oda cevaben diyor ki; senin gibi sersem şirke dönüp diyor. Yani alyuvarlar senin gibi sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvet, tabiat duyar mı duymaz. kuvvet görür mü görmez. Değil Mâlik olmak, belki zerre miktar kadar karışamazsın. Çünkü bizde ki intizam o kadar mükemmeldir ki ancak her şeyi görür ve işitir, bilir ve yapar bir zât hükmedebilir. Öyleyse sus vazifem o kadar mühim ve intizam o kadar mükemmeldir ki senin ile senin böyle karmaşık sözlerine cevap vermeye vaktim yok der. Onu tard eder. Yani insan bedeninin bu şekilde yaratılması böyle mükemmel nizam ve intizamı benden değildir. Buna ne ben ne de bu soruyu soran felsefe şirki sebep olamaz. Benim öyle vazifelerim var ki çok mühimdir. Ben kendi başıma bunca vazifeyi yapamam ben ancak görevli bir memurum.
Daha sonra o şirk-i felsefe dediğimiz gidiyor diyor ki, sordum hüceyreye sordum sarı çiçeğe dediğimiz gibi bu seferde hücreye soruyor. Bakalım hücre ne diyor?
Bütün bedeni, bütün damar, asab ve kuvveleri teşkil ve tanzim ve istihdam edecek bir kudret ve ilim sende varsa ve benim emsalim, ve sanatça ve keyfiyetçe birbirimizin kardeşi olan bütün hüceyratı, bedeniyle tasarruf edecek, nafiz bir kudret, şamil bir hikmet sen de varsa göster. Sonra ben seni yapabilirim diye dava et. Yoksa haydi git. (Sözler) Hücre ne olacağına karar verebiliyor mu ya da ne olmayacağına karar verebiliyor mu? Hastalık mı, şifa mı? olacağına karar verebiliyor mu? Veremiyor. Kendisinin Mâlik olamayacağını, şirk olamayacağını karşısında ki o gelen felsefenin şirkin de ona Mâlik olamayacağını, olması için bir ilim, irade, kudret, görmek ve her şeye sahip olmak, her şeye iradesi olabilmesi ve kabiliyeti olabilmesi gerektiğini söylüyor.
Aynı şu şekilde insan bedenine söylüyor felsefe-i şirk; Sen benimsin seni yapan benim ve sende hissem var. Buraya aslında nefsimizi de koyabiliriz. Sen benimsin. Benim bedenim, benim elim, benim yüzüm, benim duygularım, benim seni bu kadar güzel yapan, sana bu kadar güzel bakan benim. Hâşâ tabi bunları nefsi olarak içimizde ki nefsi konuşturarak söylüyorum. Aynada kendimize baktığımız da ay ne kadar da güzel bakmışım bu bedene, ay ne kadar iyi bakmışım veya sende hissem var. Senin bu kadar güzel olman da benim payım var. İşte o nefisler bazen şirki hafi olabiliyorlar.
Bedenimizde nefes almamıza hâkim olabiliyor muyuz? Kalbimizin atmasına ya da atmamasına, uyumamaya belli bir saatten sonra dayanabiliyor muyuz? Açlığa mümkün değil. Susuzluğa ona da dayanamazsın. Demek ki biz kendimize Mâlik değiliz. Biz kendimizi Allah’tan çok sevdiğimiz de Allah’tan daha fazla değer verdiğimizde işte o zaman şirke girme ihtimalimiz yüksek oluyor.
Daha sonra bu felsefe-i şirk insan bedeninde de bir şey bulamayınca, zemin yüzüne gidiyor. Zemin yüzü toplu bir halde şu cevabı veriyor. Biz de öyle bir sikkeyi vahdet ve öyle bir turra-i ehadiyet vardır ki (Sözler); Mesela nedir? Ağaçların tamamı ağaç olmakta neydi sikkeyi vahdet. Allah’ın Vahdet sıfatı ama her birinin ayrı bir meyve vermesi ise turra-i ehadiyettir. Bütün kâinat kabza-ı tasafurunda bulunmayan, yani güneşe, dünyanın dönmesine sözü geçmeyen, ay’a, buluta sözü geçmeyen, kâinata sözü geçmeyen, her şeyde tasaruf etmeyen ve bütün eşyayı bütün şuunatı ile birden göremeyen ve nihayetsiz işleri beraber yapamayan ve her yerde hazır ve nazır bulunmayan, mesela uyumayan, yorulmayan ve mekandan münezzeh olmayan ve nihayetsiz hikmet ile ilme, kudrete Mâlik olmayan bize sahip olamaz. Müdahale edemez.
Bu sefer felsefe-i şirk küre-i arza dönüyor. Ona da aynı soruyu soruyor. ; Sen serseri gibi geziyorsun bu senin sahipsiz olduğunu gösteriyor. Öyleyse sen benim olabilirsin diyor. Çünkü seni tutan bir direğin yok diyor Küre-i arza, seni çeviren bir el yok. Küre-i arz o şirke cevaben diyor ki; Halt etme. Ben nasıl serseri, sahipsiz olabilirim. Biz bir çocuk gördüğümüz zaman bunun bir anne babası var diyoruz değil mi? Oda diyor ki halt etme ben nasıl serseri sahipsiz olabilirim. Benim elbisemi ve elbisemin içindeki en küçük bir noktayı yani dünya üzerindeki bir noktayı bir ipi intizamsız bulmuş musun ve hikmetsiz, sanatsız görmüş müsün ki bana sahipsiz, serseri dersin(Sözler) sonra bakıyor şirk ondan da medet yok.
Bu defa O felsefe-i şirk yerde yer bulamadığı için gider güneşe.. Çünkü Küre-i arzın üstündeki her şeye sordu. Zerreden hüceyreye, hüceyreden küre-i arza kadar..
Felsefe-i şirk şöyle dedi. Dünyada bir parmak kadar bile şirke yer yokmuş. Bu seferde gidip şansımı güneşten deneyeyim. Güneş için belki içinde bir delik bulup bir yol açarım yeri de musahhar ederim. Güneşe şirk namına ve şeytanlaşmış felsefe lisanıyla, mecusilerin dedikleri gibi der ki: (Mecusi neydi ateşe tapandı) Sen bir sultansın kendi kendine Mâliksin istediğin gibi tasarruf edersin. Güneş de ona cevaben: Hâşâ yüzbin defa hâşâ ve kella ben musahhar bir memurum. Seyyidimin misafirhanesinde bir mumdarım. Bir sineğe belki bir sineğin kanadına bile hakiki Mâlik olamam. Çünkü sineğin vücudunda öyle manevi cevherler ve göz, kulak gibi antika sanatlar var ki benim dükkanımda yok. Daire-i iktidarımın haricindedir der. Müddeayı tekdir eder (Sözler) .
En son şansını yıldızlarda deneyen felsefe-i şirk bu sefer şöyle geliyor -kimisine sen kendine Mâlik misin dedi? Kimisine ben sana Mâlik olabilirim dedi. Güneşe başka dedi.- Yıldızlara dönüp, siz böyle çok dağınıksınız, birbirinizden uzaksınız. O zaman her birinizi yaratan farklı bir ilah var diyor. Bakalım yıldızlar o şirke ne diyormuş. “Bizler öyle bir zâtın sanatıyız ve hizmetkarıyız ki bizim denizimiz olan semavatın ve şeceremiz olan kâinatı ve mesiregahımız olan, nihayetsiz feza-i alemi kabza-i tasarrufunda tutan bir Vahid-i Ehaddir. Bizler elektrik lambaları gibi onun kemal-i rububiyetini gösteren nurani bir şahit, yani onun mükemmel bir Rab olduğunu gösteren nurani şahitleriz. Ve saltanatı rububiyetini ilan eden ışıklı bürhanlarız. (Sözler)
“Bak kitab-ı kâinatın safha-i renginine,
Hâme-i zerrîn-i kudret, gör, ne tasvir eylemiş.”“Kalmamış bir nokta-i muzlim çeşm-i dil erbâbına,
Sanki âyâtın Hüdâ nur ile tahrir eylemiş.”“Bak, ne mu’ciz-i hikmet, iz’an-rübâ-yı kâinat,
Bak, ne âli bir temâşâdır feza-yı kâinat.”“Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinine,
Nâme-i nurîn-i hikmet bak ne takrir eylemiş.”“Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:
Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i sultanına,
Birer burhan-ı nurefşânız vücub-u Sânia; hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz.”“Şu zeminin yüzünü yaldızlayan nazenin mu’cizâtı çün melek seyranına,
Bu semânın arza bakan, cennete dikkat eden, binler müdakkik gözleriz biz.”“Tûbâ-yı hilkatten semâvât şıkkına, hep kehkeşan ağsânına,
Bir Cemîl-i Zülcelâlin dest-i hikmetiyle takılmış binler güzel meyveleriz biz.”“Şu semâvât ehline birer mescid-i seyyar, birer hane-i devvar, birer ulvî âşiyâne,
Birer misbah-ı nevvar, birer gemi-i Cebbar, birer tayyareyiz biz.”“Bir Kadîr-i Zülkemâlin, bir Hakîm-i Zülcelâlin birer mu’cize-i kudret, birer harika-i san’at-ı Hâlıkane,
Birer nadire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat, birer nur âlemiyiz biz.”“Böyle yüz bin dille yüz bin burhan gösteririz, işittiririz insan olan insana.
Sözler
Kör olası dinsiz gözü görmez oldu yüzümüzü. Hem işitmez sözümüzü. Hak söyleyen âyetleriz biz.
Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize musahharız, müsebbihiz abîdâne
Zikrederiz, kehkeşanın halka-i kübrâsına mensup birer meczuplarız biz.
